ŞİİRLERDE GEÇEN SÖZCÜKLER VE ANLAMLARI



- A -

Ab: Su.
Ab: Kusur, kayıp, eksiklik.
Aba: Genellikle yünden yapılmış giysi. Saygıdeğer, saygıya layık kişi bazı Türk boylarında “ana’’, ’’abla’’, bazılarında ise baba anlamında da kullanılmaktadır.
Abd: Kul.
Abab: Otu bol olan yerler, otlaklar, meralar.
Abad : Ebed, sonsuzluk - zengin olma, varlıklı olma, bayındır.
Abadan: Cömert, verici. Bağışlayıcı, gönül yapıcı. Şen. İmar edilmiş.
Abadi: Bayındırlık, imar.
Abak: Temiz, iffetli, namuslu kişi. Gerekmek, lazım olmak, icap etmek.
Abal: Develer,
Abal : Dağ kili
Abala: Abla
Abalet: Ağırlık.
Abam: Şişman kimse, tombul.
Abat: Koltuk altları.
Abaz: Avaz.
Abb: Işık, nur, aydınlık.
Abdal, ebdal: Derviş. Tanrı sevgilisi, kırk din ulusundan biri. Saçlarını, kaşlarını, bıyıklarını ve sakallarını usturayla tıraş ettiren, davul ve dümbeleklerle, sancaklarla toplu halde gezen Şii -Batıni bir derviş topluluğu, doğrudan doğruya derviş anlamına da gelir.
Abdal donu: Gezgin derviş giysisi, derviş görünüşü.
Abdan:bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova.
Abdar: Parlak.
Abdestan: Abdest almak için kullanılan ibrik, su ibriği.
Abdesthane: Abdest alacak yer, ayakyolu, tuvalet, hela.
Abdiyet: Kulluk.
Abdülkadir veya abdullah: Allah'ın kulu
Abdürrezzak: Şeyh Sanan Hristiyan bir çobanın kızına aşık olup, dinini değiştirerek evlenir. Bunun üzerine ona bağlı olan dervişler yanından ayrılırlar. İçlerinden birisi şeyhini terketmez. Esasında bu bir ilahi imtihandır. Şeyh Sanan, sırrını bu dervişe verir. Şeyhin evlendiği kadın İslâm olur ve şeyh eski hayatına döner. Kendisinden ayrılmayan tek derviş, Şeyh Sanan'ın makamına geçecektir. Bu kıssa Feridüddin Attar'ın Tezkire'sinde geniş olarak dile getirilmiştir. Edebiyatımızda Aşk sembolüdür.
Abe: İşaret, alemet.
Abed: Utanmak, arlanmak.
Abel: Yassı ve enli yaprak.
Aberat: Gözyaşları
Abes : Boş, asılsız, saçma.
Abesiyat: Boş ve faydasız işler.
Abeş: Kula renkte at, alacalı hayvan.
Abher: nergis çiçeği veya dolu kap anlamında kullanılır.
Abı : Can, ruh 2- Soyluluk
Abıefsun : Gözyaşı
Abıhayat: Efsanelere göre içen kimseye ölümsüzlük sağladığına inanılan bir su, bengi su, dirim suyu
Abıhayvan: Aynı suya verilen başka bir ad.
Abık: Kaçak, kaçan
Abıkevser : Kevser suyu, Cennette bulunduğuna inanılan ırmak, havuz veya çeşmenin suyu.
Abıl : Gönüllü, istekli
Abımutahhar : Temiz su
Abınak : Sakinleşmiş gönül rahatlığı içinde olan
Abınisan : Nisan yağmuru.
Abıpuş : Aba giyen, derviş, fakir.
Abızemzem: Kabe yakınlarında bir kuyu ve bu kuyunun Müslümanlarca kutsal sayılan suyu.
Abi: büyük erkek kardeş, ağabey, ağa, aka, ede, efe.
Abid: İbadet eden kul, zâhid, çok ibâdet eden kişi
Abidane: İbadet edene yakışacak bir surette.
Abide: anıt. 2 - İbadet eden kadın.
Abil: Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
Abile: Sivilce. Çıban. Su üzerindeki kabarcık.
Abir: Yolcu.
Abis: Kötü huylu. Asık suratlı. Alaycı, saygısız. Denizlerdeki dokuz bin metreyi geçen derinlikler.
Abise: Tarhana.
Abist: Gebe, hamile.
Abisten: Gizleme, saklama,
Abisteni: Gebelik, hamilelik.
Abişhor: Hayvan sulama yeri. İçme kabı. Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. Günlük yiyecek.
Abiştgah: Gizli yer, gizlenecek yer
Abit: Çok ibadet eden, dindar.
Abiy: Kısmet, nasip.
Abiye: örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
Abkari: Abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir... Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.
Abkari: Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer sanatı olmayan. Kusursuz güzellik. Bir nevi döşek.
Abl: Kalın ve büyük nesne. Bükmek
Abla: Beyaz taş. Büyük kız kardeş.
Ablak: Değirmi, yaygın yüz.
Ablise: Tarlaya tohum atan, eken, ekinci.
Abluka: Çevresini sarıp dışarısı ile ilgisini kesme, kuşatma, muhasara.
Abr: Rüya tabir etmek, düş yormak. Islanmak. Bir şeyi söylemeden düşünmek.
Abra: Bir değiş tokuşta üste verilen para. Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
Abran: Ağlayan, ağlayıcı.
Abraş: Alaca benekli at.
Abre: Gözyaşı.
Absal: Bağ, bahçe, koru, park.
Abşar: Su şırıltısı, çağıltı.
Abu: Nilüfer çiçeği.
Abus : Somurtkan, asık yüzlü.
Âbyar: Sulayan, sulayıcı
Ac: Fildişi.
Acac: Toz. Tütün. Bulut. Duman.
Acafet: Zayıflık, çelimsizlik.
Acak: Toprak.
Acal, ecel: Eceller, ölümler.
Acalit, aclet: Yoğurt.
Acam: Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
Acan: Bekçi, polis, emniyet mensubu
Acasa: Deve sürüsü.
Acayip, acib : Tuhaf, şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
Aceb, aceba: Şaşma, şaşakalma, acaba, tuhaf.
Aceblenmek: Şaşırmak. tuhaf bulmak
Aced: Kuru üzüm.
Acem: İranlı.
Acem dağları: Batı İran dağları.
Acışmak: Derinden acımak.
Acib: Hayret verici, şaşkınlığa yol açan şey, tuhaf, garip, acayip.
Acin: yoğurma, hamur tutma.
Acir: Elindekini başkasına kiralayan, kiraya veren.
Aciş: Üşüme, soğuktan üşüme.
Aciz: Güçsüz, beceriksiz, eli ermez, kabiliyetsiz, gücü yetmez olan.
Acizan: Acizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
acizane: aciz olarak, beceriksizce, tevâzu ile anlamında alçak gönüllülüğü ifade eden bir sözcüktür, örneğin; "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." gibi cümleler kurulabilir.
Acizi: Acizlik, zavallı, alçak gönüllü kimseye ait, bir kimsenin kendinden söz ederken kullandığı sözcük.
Aclez: Sert, sağlam nesne.
Acmi: İnce fikirli, akıllı, anlayışlı.
Acul: Çok acele eden, sabırsız.
Acun: Dünya, yeryüzü.
Acur: Kabakgillerden bir hıyar cinsi, üstü hafif olukludur, bazıları tüylüce olur.
Acuz: Kocakarı, cadı karı.
Acuze: Çok yaşlı kadın.
Acür: Kerpiç, tuğla, kiremit.
Açak: Açalım.
Açaram: Açarım.
Açılcağ: Açılınca.
Açılındı: Artık açıl.
Açılıptur: Açılmıştır.
Açındı: Aç artık.
Ad: İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
Ad urunmak: Ad konulmak, isim verilmek, adlanmak.
Adab: Edep, terbiye.
Adak: Söz, nişan. Bağış, sungu
Adal: Gümüşü az olan para.
Adalet: Hak, zulüm etmemek, herkesin hakkını vermek, mahkeme, kanunlarına uygunluk, haksızları terbiye etmek. İnsaf.
Adam: Er kişi, iyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
Adamet: Ahmaklık, akılsızlık, dangalaklık.
Adan: Uygunluk, liyakat. Deniz kenarı, sahil.
Adave : Düşmanlık.
Adavet: Düşmanlık, hınç, kin.
Aday: Namzet, talip.
Addar: Denizci, gemi tayfası.
Addetmek: Saymak, saygı duymak, itibar etmek.
Adem: İlk insan ve ilk peygamber(A.S.) Allah ilk insan olarak Adem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır.
Adem: İnsan, adam.
Ademi: İnsanoğlu.
Ademiyet : İnsanlık, insancılılık
Adet : Gelenek, görenek, sayı
Adıvar: Ünlü, namlı, tanınmış.
Adib : Edepler, töreler.
Adid : Hasım. Arkadaş. Isırma. Bir ısırımlık lokma.
Adih : Sihirbaz. Soktuğu saat öldüren zehirli yılan.
Adihe : Yalan, bühtan
Adil : Doğru, doğruluk gösteren, herkesin hakkını gözeten adalet sahibi.
Adim : Yoksul.
Adin : Dişi deve.
Adine : Cuma günü.
Adiş : Ateş, nar.
Adiyat : Her zaman meydana gelen harikulade ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hadiseler.
Adl: Doğruluk. adalet, adelette doğru hüküm verme, her şeyi yerli yerine koyma.
Adl ü dad: Doğruluk ve adalet
Adlım: Ünlü, ünü büyük.
Adliye: Mahkeme, adalet işleriyle uğraşan daire.
Adsız: Yoksul, kimsesiz.
Adu, adü: Düşman, hasım.
Adu taşı: düşman taşı.
Adub: Yardımcı.
Adud: Zalim.
Adüvan : Can düşmanı.
Adva: Bulaşıcı hastalık.
Advan: Çok koşan kimse.
Af: Bir suçu, bir kusuru veya bir hatayı bağışlama. Görevden çıkarılma
Afak : Ufuklar, gökyüzünün kenarları, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzaklıklar.
Afer : Yer, toprak.
Afet : Belâ, musibet, büyük felâket. Son derece güzel.
Afif : Temiz, güzel, nezih, iffetli ve namuslu olan, haramdan sakınan.
Afik : Çok aptal. Yalancı, iftiracı.
Afir : Çok kötü niyetli. Güneşte kum üstünde kurutulan et.
Afire : Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
Afitab: Güneş.
Afite: Dişi koyun, koyun güdücü kız
Afiyet: Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
Afraze: Nur, aydınlık, ışık, kandil fitili.
Afv: Bağışlamak, kusur ve günahı affetmek
Afyon: haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.
Ag: Ak, beyaz.
Agaç at: Tabut, sal.
Agah: Bilgili, görgülü.
Âgâh: Uyanık, bilen, ârif. Gönül gözü açık olan.
Agaz: Başlama. mübâşeret.
Agber: Tozlu
Agdug: Ağduğı, yükseldiği, çıktığı.
Agfer: Affeden, bağışlayan.
Agun: Tatmin, avuntu
Agup dönmek: Yuvarlanmak, sağa sola hareket etmek.
Agyar: Yabancılar, başkaları, gayrılar. Tasavvufta kesret
Ağ: Ak.
Ağ gızıl: Ak, kızıl karışığı renk, alacalı
Ağ lavaş: Yufka ekmek, ak undan yapılmış yufka ekmek.
Ağ mercan: Ak mercan. (mecazi anlamı; ak meme, sevgilinin süt gibi ak olan memesi.)
Ağa: Saygıdeğer, ulu kişi. Cömert, koruyucu. Büyük erkek kardeş, ağabey.
Ağan: Yükselen, yukarılara çıkan. Geceleri gökten hızla geçen, ışıklı nokta.
Ağaç at: Tabut.
Ağca: Akça, aka yakın, alacalı.
Ağca ceyran: Ak ceylan.
Ağı, ağu: Zehir.
Ağıç : Varlık, hazine, servet
Ağıl: Koyun ve keçi sürülerinin gecelediği çit ya da duvarla çevrildiği yer.
Ağır sufra: Şölen sofrası.
Ağır zürbe: Yabankazı, yabanördeği, turna gibi kuşların uçarken yaptıkları büyük dizi, katar.
Ağıt: Mersiye, ölen kimse için okunan şiir veya türkü, göğe yükselen feryat, ölen için ağlama.
Ağlaram: Ağlarım.
Ağmak: Yukarı çıkmak, yükselmek. Akmak, karışmak.
Ağrı: Yön, taraf.
Ağu: Ağı, zehir.
Ah u zar: Ah çekip inleme, ah ve zar.
Aharam: Akarım.
Ahad: Bir tek. Cenab-ı Hakk'ın sayıya gelmeyen birliği demek olup Vahdaniyyetinin hakikati için kullanılır. Hakk'ın Zat isimlerindendir.
Ahbar: Haberler.
Ahd: Vadetme, söz verme.
Ahdipeyman, ahd ü peyman : Yemin, yemine dayalı sözleşme, antlaşarak yapılan sözleşme.
Ahen: Demir, zincir, kılıç, katı, acımasız.
Ahenger: Demirci.
Aheste: Yavaş, ağır, yavaş yavaş
Ahıl: Akıl
Ahi: Arapça kardeş anlamına gelen bu sözcük, hem ustaları, hem çırakları içine alan esnaf loncalarının liderine verilen ad olmuştur.
Ahibba: Dostlar, sevgililer
Ahilik: Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi.
Ahir: Son.
Ahir-kâr: İşin sonu.
Ahir zaman: Dünyanın sonu.
Ahiret: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmayanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kuran ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kuranın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek."
Ahkam: Kanunlar, hükümler.
Ahlak : Huylar, davranışlar, etik. Bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen bilim.
Ahlaki : Ahlâkla ilgili.
Ahlal : Samimi dostlar, yâranlar.
Ahlaz : Halis, temiz.
Ahmer: Kırmızı , kızıl.
Ahmet: Hz. Muhammed'in adlarından biri.
Ahras: Dilsiz.
Ahsen: Çok güzel
Ahsen-i takvim: En güzel kıvama koyma, Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine layık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratılması.
Ahşa: Korkunç.
Aht : Sözleşme.
Ahu: Ceylan.
Ahun: Delik, yarık.
Ahu zar: Yüksek sesle ağlama, dövünme.
Ahü firaz: Ah edip inlemek, ağlamak.
Ahü : Ceylan, (mecazi anlamı; güzellerin gözü)
Ahval: Haller, durumlar.
Ahvat: İhtiyatlı, tedbirli.
Ahz : Almak
Ahza : Çok alçak, menfur kişi, nefret edilmiş olan kimse.
Ahzan: Hüzünler
Ak: Beyaz. Doğuş, doğum. Yükseliş. Parlaklık. Devinim, hareketlilik. Namusluluk, iffet ve güvenirliğin sembolü.
Aka: Ağabey, ağa, büyük, ulu kişi, saygıdeğer kişi.
Akab: Topuk, ökçe.
Akaba: Yakın akraba, amca çocuğu.
Akaban: Alicenap
Akabay: Yakın akraba, yeğen, amca çocuğu
Akala: Bir pamuk cinsi.
Akam: Kısır.
Akar, akarsu: Dere, ırmak.
Akarat: Gelir getiren yapılar ve mallar.
Akça, akçe: Para
Akdem : ilk, önce, önceki, daha önceki
Akıl yetirmek: Akıl erdirmek.
Akın: Saldırı, hücum. Kazak ve Kırgızlarda, ozan ve müzisyenlere verilen ad
Akıncı: Akın eden, saldıran. Osmanlılar dönemindeki, öncü birliklere ve bu birliklere dahil olan kişilere verilen unvan.
Akibet: Bir şeyin sonu, nihayet, netice, sonuç.
Akif: Devamlı ibadetle meşgul olan.
Akik: Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş.
Akil: Akıllı, uslu.
Akl u gönül: Akıl ve gönül
Aklıcüz: Aklı kıt, yarım akıl.
Aklıkül : Bütün akıl, tam akıl, tabiatta görülen ilâhî nizam. Tanrı bilgisi.
Aklı maaş: Dünyevî akıl, geçim düşüncesinde olan akıl, aklın en alt tabakası.
Aklı maîş: Dünyevî akıl, geçim düşüncesinde olan akıl, aklın en alt tabakası..
Aklı mead : Ahirete dönük akıl.
Akmak: Saldırmak, hücûm etmek, yürümek, meyletmek.
Aksak: Aksayan, seken.
Akşamaca: Akşama değin, akşama kadar.
Aktöre, atayi: Armağan, hediye.
Akval: Kaviller, sözleşmeler.
Al: Hile, desise, tuzak, aldatma işi.
Al duvağ: AI duvak, gelinin yüzüne örtülen al renkli ipek örtü, duvak.
Al malı: Yağlık, başa bağlanan örtü, al renkli çapı, vala
Ala, ela: Karışık renkli, benekli.
Alâ: Yüce, ulu.
Alacabaz: Aladoğan.
Aladağ: Erciş'in kuzeyinde yer alan dağ sırası. Dede Korkut'ta da geçer. Van Gölü'ne dökülen Deliçay, Hacıdere ve Zilan akarsuları Aladağ sırasından doğar.
Aladağ salı: Aladağ düzlükleri.
Alafırcık: Fitne, fesat, karıştırıcılık.
Alaik: Alakalar, ilgiler.
Alaimisema: Gök kuşağı, ebem kuşağı, alkım.
Alak: Alalım.
Alakaftan: Alaca kumaştan yapılma giysi. Kınalı kekliğin (dağ kekliğinin) siyah ve pas rengi gerdan ve siyah çizgilerle bezeli yan tüyleri.
Alasan: Alasın.
Alayiş: Gösteriş, debdebe, tantana, ziynet.
Alaz: Ütüleme, demirle dağlama.
Alçağ, alçah: Alçak, yüksel olmayan.
Alçım: Çeşit.
Aldaguç: Aldatıcı
Aldamak: Aldatmak
Aldanguç: Aldatan, kandıran, avutarak oyalıyan şey.
Aldar: Aldatır.
Aldayı tutmak: Devamlı aldatarak oyalamak.
Alef: Cana yakın, samimi.
Alem: Dünya, kâinat, evren
Alem-i kesret : Çokluk alemi
Alem-i vahdet : Tek alem
Aleyhisselâm: Selam üzerine olsun. Peygamberler anıldığında ta'zîm için söylenir.
Alıcı: Avcı.
Alık: Alınmış.
Alına: Hilesine.
Alışaban: Tutuşarak. ''Alışıban yanaram men''
Alışmak: Tutuşmak, alev almak, alevlenmek. Alevlenip yanmaya başlamak.
Alkış: Övme, dua etme.
Allah amandır: Şaşma, beğenme duygusunu gösterme. Allah aşkına
Ali: büyük, yüksek, üstün, yüce, aziz olan.
Ali: Hazreti Muhammed'in damadı ve amcası Ebutalib'in oğlu. Dördüncü Halife. On yaşında iman etmiş ve hiç putlara tapmamıştır. Gazalardaki kahramanlığı sebebiyle “Esedullah” denmiştir. Hz. Ali, cennetle müjdelenenlerden olup mutasavvıflar tarafından “Şah-ı velâyet” tanınmıştır.
Ali aba: Hz. Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'den oluşan kutsal topluluk.
Ali Yezid: Muaviye'nin oğlu Yezid ve onun soyundan gelenler.
Alim: Bilgin
Alim-i deyyan: Hâkim, bilgin, Tanrı
Alişan: Şan ve şerefi büyük olan, meşhur, bir çeşit lale.
Alma: Elma.
Alma teki: Elma gibi, elma benzeri.
Alp: Erdemli, bilge, yiğit, fedakar, kahraman, gözükara, toplumcu.
Alperen: Toplumun sayıp sevdiği, örnek aldığı savaşçı kişilerin genel adı
Alu: Alçak, alık, aptal, aciz.
Aludan alu: Acizlerin acizi.
Aluptur: Almıştır.
Alvala: Al renkli ipek dokuma yüz örtüsü.
Am: Herkes
ama: Çelişkili ve tutarsız iki cümleyi birbirine bağlamaya yarayan bir söz, amma, fakat, lakin. Görme engelli, kör. Akma, reçine, çamsakızı. Kızkardeş.
Amal: Amel, yapılan iş, eylem, edim. Ameller.
Aman: Sığınca, koruyucu, dayanma gücü, umut.
Amana düşmek: Sığınarak bağışlanma ya da yardım dilemek.
Amanat: Emanet.
Amanı aldırma: Umursamazlık, zora koşma.
Amber, anber: Amber kokusu, güzel koku. Amberbalığı'ndan elde edilen güzel kokulu kül rengi madde, güzel kokulu maddelerin ortak adı.
Amel: İş, ibadet.
Amenna: İnandık, doğru bulduk.
Amî: Avamdan olan kişi, halkın aşağı tabakasından. Tasavvufta hakikatten haberi olmayan.
Amil: Yapan, işleyen, yapıcı, etken,
Amm: Halk, herkes, halk yığını.
Am u has: Halk ve seçkinler.
Amu: Amca.
Amuhas, am u has: Herkes, ileri gelenler ve halk, hasuam.
An: Lahza, çok az bir zaman.
Ân: O, güzellik, melâhat.
Anasır: Elemanlar, öğeler.
Anber: Güzel koku.
Anca, andak: O kadar
Ancılayın: Onun gibi
Anda: Orada, oraya.
Andalık: Birlikte ant içmiş, kan kardeşi.
Andak: Hemen
Andan: Ondan, sonra, ondan sonra, ondan ötürü. Bahçe, bağ ve bostanda sulamayı kolaylaştırmak için, toprağın eğimine göre ayrılmış parçalar, maşala, evlek. Tuzsuz pirinç lâpası.
Andelip: Bülbül, seher kuşu.
Andır: Anısı olan, hatıra.
Anı: Onu.
Anıcak: Anınca.
Anın: Bununla, bu sebeble, bundan dolayı.
Anka: Kafdağında olduğuna inanılan masal kuşu.
Anlanmak: Anlaşılmak
Annac, annaç, arnaç: Karşı, karşı yön, meyilli cephe. ''Annacımdan gelen güzel''
Anter: Hz. Ali'nin öldürdüğü söylenen bir yiğit
Anuban: Anarım
Anun: Onun.
Ansuz: Onsuz.
Ansuzın: Birdenbire, birden, bir anda.
Ap arı: Tertemiz, saf.
Aparmak: Götürmek, alıp gitmek. ''Felek can aparır...''
Ar: Utanma.
Arabi: Arapça, Arap kavmine mensup.
Araf: bazı din ve inançların ahiret kavramlarında yer alan, kötüler ve iyilerin sınıfına sokulamayan, inançlı günahkarların veya günah ve sevapları eşit olanların gideceği geçici arınma yeri, nihai ahiret mekanları arasında olduğuna inanılan yer, çoğunlukla dağ. Sözcük olarak, Arapça "kum tepesi" anlamındaki "urf"un çoğul halidir. İslamda bu kavramın adı Araftır. Diğer dinlerdeki benzer yerler için de Türkçede anlam ve kullanımının oturmuş olması sebebiyle, bu ad kullanılır. Araf farklı inanç ve dillerde farklı sözcüklerle ifade edilir.
Arafâ: Mekke'de hacıların arefe günü ve gecesi kaldıkları mübarek dağın ismi.
Aram: Durup dinlenme, konup rahat etme.
Aramı: Dinlenme, yerleşme
Araram: Ararım.
Arasat: Kıyamet kopunca dirilenlerin toplanacağı yer, haşir meydanı.
Arasın: Arasını.
Arayı arayı: Araya araya.
Arayıla: Ara ile, aralıklı olarak.
Arâyiş: Süs, bezek, nakış.
Araz: İşaret, alâmet, tesadüf, kaza. Tasavvufta, zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. Cevhere arız olan ve cevherden hariç bulunan.
Arbede: Kavga, gürültü.
Arbede kılmak: Dövüşmek, kavga etmek.
Areste: Süslenmiş, bezenmiş.
Argaç: Davarların açıkta toplu olarak yattıkları yer, düz dağ sırtları.
Arışgan: İddiacı, cedelleşen, mücadele eden.
Arıtmak: Temizlemek, tenzih etmek.
Arif: Çok anlayışlı ve sezgili, kavrayışlı, tecrübeli, bilgili, irfan sahibi kimse
Arkın: Yavaş, hafif.
Arkuru: Aykırı, ters
Arma: Eskiden erkeklerin, askerlerin bellerine bağladıkları fişeklik.
Armak: Yorulmak, yorgun düşmek.
Arş: Dokuzuncu gök. Bütün âlemi çevreleyen, âlem tasavvurunun sonu ve en yüksek noktası kabul edilen yer. Tavan.
Arş-ı azim: En büyük arş, Cenâb-ı Hakk'ın arşı. Zatî âlem. İnsân-ı kâmilin gönlü.
Arş-ı rahman: Cenab-ı Hakk'ın arşı. Allah'ın izzet ve saltanatının tecellî ettiği mahal. Kâmil insanın gönlü
Arşın: Gez, endaze, ölçü birimi.
Arturmak: Fazlalaştırmak, artırmak, arttırmak.
Arz: Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
Arzıhal, arzuhal: Sunu, sunma.
Arzu ediben: Arzu ederek, arzulayarak.
Arzuman: Dilek, istek
Asa: Değnek, baston, dayanak.
Asa Âdem: Adem Peygamber yapılmaması gereken şeyi yaptı şeytana uydu. Yunus hem Ademi sen yarattın, hem de ona yapılmaması gereken şeyi yaptırdın diye Tanrı'ya sitem ediyor.
Asan: Kolay, rahat
Asban: Değirmenci
Asced: Altın
Ashab-ı Süffa: Yoksul oldukları için Hz. Muhammed'in mescidi sofasında kalan fakirler. Bu sahabe mutasavvıflara göre tam bir mistik hayat yaşamışlardır. İslâmda ilk sufiler kabul edilebilir.
Asım: Temiz, namuslu, günahtan çekinen.
Asi: İsyan eden, emirlere itaat etmeyen kişi.
Asilzade: Asil bir kişinin oğlu, şerefli bir âileye mensup.
Asitan: Dergah, tekke, kapı eşiği.
Asitanı mürşid: Mürşidin tekkesi, şeyhin bulunduğu yer.
Aslı hariç: Soyu belirsiz, soysuz, yabancı.
Aslı kân: Madenler aslı, değerler temeli.
Aslı kıt: Soysuz, verimsiz.
Aslı pak: Temiz, soylu.
Asrık: Yük.
Assı: Kâr, fayda, kazanç.
Asude: Rahat, sakin, müsterih.
Asuman, asman: Gökyüzü, sema.
Aş: Yemek.
Aşaklık: Tevazu, alçaklık.
Aşere-i Mübeşşere: Cennete gidecekleri Hz. Muhammed tarafından bildirilen on İslam büyüğü Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin A vvam, Abdurrahhman bin A vf, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sait bin Zeyd, Sad bin Ebi vakkas.
Aşıkbaz: Aşıkla oynayan.
Aşıklıcak: Acele edince, acele ederek.
Aşıkmak: Acele etmek.
Aşırma: Kova, bakraç.
Aşiyan: Kuş yuvası, ev, mesken
Aşıyane: Yuva.
Aşikar, eşker: Belli, meydanda, açık.
Aşikâre: Belli, meydanda, açık, bedihi. Bu kelime Yûnus'un şiirlerinde “eşkere” şeklindedir.
Aşina, aşna: Bildik, tanıdık.
Aşk-bâz: Aşkla oynayan, sevgiliyle oynayan kişi.
Aşk dolusu: Halk inancına göre Pir'in, Üçler'in, Erenler'in içirdiği aşk şarabı.
Aşkar: Benekli at
Aşkeretmedüm: Aşikar etmedim
Aşmak: Geçmek, taşmak.
Aşna: Tanıdık, dost.
Aşr okumak: Kuran'dan on ayet mikdarı okumak.
Aşurmak: Geçirmek.
Âşüfte: Perişân, dağınık, âşık.
Ata: Verme, bağışlama, ihsanda bulunma, cömertlik.
Ataş: Ateş.
Ati: İyilik, ihsan.
Atlanıban, atlanuben: Atla, atlanarak, atlı olarak.
Avadi: Zulmedenler, zalimler
Avane: Beraber, taraftar, yardımcı.
Avar : Avare olmak.
Avara, avare: Kötü, adî, bayağı, işsiz güçsüz, başıboş, aylak
Avaz, avaze: Ses, ün, şöhret.
Avazesin: Sesini.
Avdet: Dönüş.
Avlak: Av yapılan yer.
Avn: Yardım, yardım eden.
Avret oğlan: Kız oğlan kız.
Avsın: Büyü, tılsım.
Avurd: Yanağın iç tarafı, boş yeri.
Avurmak: Eğilmek, çevirmek.
Ayağ: Ayaklı içki kadehi.
Ayak yalını: Yalın ayak.
Ayakça: Ayak kelepçesi, ayak bağı.
Ayan: Açık, belli, ortada.
Ayat: Ayetler.
Ayb: Ayıp, utanmaya neden olan, edepsizce, utanılacak şey, kusur, eksiklik.
Ayd: Söylemek
Aydamaz: Anlamaz, uyanmaz
Aydıvar: Söyler, der ki.
Aydıverem: Söyleyeyim
Aydıvermek: Söylemek
Aydur, aydar, eydür: Söyler, der, der ki.
Ayet: Kur'an'ın herhangi bir cümlesi.
Ayet-i Kurba: Kuran Şura suresinin 23. ayeti. Burada ''Ya Muhammed sen ümmetine söyle ki; size tebliğ ettiğim din hükümlerine mukabil akrabana (yakınlarına) muhabbetten başka bir şey istemem'' denmektedir. Ayette ''akrabanın karşılığı; fil-kurba'' sözcüğü bulunduğu için ayet bu adla anılmaktadır.
Ayet-i kül: Bütün ayetler.
Aygar: Damızlık erkek at.
Ayıdam: Söyleyeyim.
Ayıkmak: Ayılmak
Ayıkvam: Ayığım
Ayıtmak: Söylemek, haber vermek
Ayine: Ayna.
Aymak: Söylemek, hitab etmek. Uyanmak, farkına varmak.
Ayn: Göz, çeşme, kaynak
Aynel yakin: Gönül gözü. Tanrı'yı gerçek olarak gözle görerek bilme, sofilere göre bilgi, bilmek, görmek ve olmak aşamalarına ayrılır. Gözle görerek bilmek anlamında bilginin ikinci mertebesidir. Gözle görme ve algılama yakîn mertebesinde olursa kesinlik ifade eder. Aksi takdirde göz yanılması gibi gerçek olmayan algılamalardır.
Aynıma: Gözüme
Ayni bahar: Baharın gözü.
Ayni cem: Bektaşî ve Alevî'lerin kabul töreni.
Ayni irşid: İrşadın ta kendisi, aydınlatma.
Ayni rah: Yol gözlemek.
Ayrılmanam: Ayrılmam, ayrılamam.
Ayruk: Ayrı, başka, gayrı.
Ayruksamak: Farklı şekilde, aykırı olan.
Ayruksımak: Başka türlü, başka şekilde olan, aykırı olan, başkası.
Ayş: Zevk
Ayuk: Aklı başında, uyanık.
Ayuksuz: Aklı başında olmayan, serhoş.
Ayyar: Çok kurnaz, hileci, desiseci, iki yüzlü, içi başka dışı başka olan kişi.
Az bakmak: Küçümsemek, az görmek.
Azal: Ezeller, başlangıcı olmayan zamanlar.
Azam: En yüksek, ulu.
Azat: Serbest bırakma, serbest bırakılmış olan. Mezarlıklarda bulunan meşe ağacı.
Azat etmek: Serbest bırakmak.
Azazil: Şeytan'ın adı.
Azdurmak: Bozmak, yoldan çıkarmak, değiştirmek.
Azemet-füruş: Büyüklük satan.
Azheri: Belli.
Azık: Yiyecek, besin.
Azim: Kesin karar verme, irade.
Azimet: Gitme, gidiş.
Aziz: Sevgide üstün tutulan.
Azizan: Dostlar, erenler.
Azl: İşten çıkarma.
Azmak, azıtmak: Yoldan çıkmak, sapıtmak.
Azm-i canan: Sevgili azmi
Azm-i didar: Didar azmi, buluşma, kavuşma çabası.
Azm eylemek: Karar vermek, niyet etmek, gayret etmek. Yola çıkmak.
Azraîl: Ölüm meleği, dört büyük melekten birisi.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- B -

Baat: Helak olmak.
Bab: Kapı, kitap, kitap bölümü.
Babal: Günah, suç.
Babullah: Allah kapısı.
Babük: Ahmak, sersem.
Bac: Vergi
Bad: Rüzgâr
Bade: İçki, şarap.
Badekeş: İçki içen.
Baden: Semiz, iri gövdeli kimse.
Badiye: Çöl. Büyük bakır kab, çorba tası, ağzı dar, dibi geniş yağ kabı, yemek kabı, büyük bakır tencere. Yayvan, kulpsuz toprak çanak. Güvercin.
Badya: Büyük kap, topraktan yapılma büyük içki kabı, testi.
Bagi: Tecavüz eden, saldıran, haksızlık eden, zalim.
Bağ: Bahçe, büyük bahçe, bostan.
Bağat: Bağlar, bahçeler.
Bağatur: Savaşlarda gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan veya yiğitlik gösteren kimse
Bağban, bağman, bağvan: Bağcı, bahçıvan, bağ bekçisi.
Bağır: Göğüs, ciğer, yürek, sine.
Bağırdudu: Papağan.
Bağrı başlı : Gönlü yaralı
Bağrı veran: Gönlü yıkık, üzgün.
Baha, paha: Değer.
Bahadır: Yiğit.
Bahah: Bakalım, görelim.
Bahça: Bahçe.
Bahıl, pahıl: Tamahkar, hasis, cimri
Bahıllık: Tamahkarlık, hasislik, cimrilik
Bahil: Cimri, hasîs, tamahkar, malını kıyamayan.
Bahillik: Tamahkarlık, hasislik, cimrilik.
Bahis: İddiali söz, noksan.
Bahr: Deniz.
Bahr ü berr: Deniz ve kara
Bahr-ı muhit: Okyanus.
Bahr-ı zulmet: Zulmet denizi.
Bahri: Denizle ilgili. Bir tür deniz ördeği.
Bahriyeli: Deniz Kuvvetlerine bağlı asker. Deniz Harp Okulu öğrencisi.
Baka: Tutam, demet, deste.
Baki: Kalıcı.
Bal: Kol, kanat, koruma, yürek, gönül.
Bal ü per: Kanat.
Bala: Çocuk, yavru.
Bala: Yüce, yüksek.
Balaban: Büyük başlı çakır doğan.
Balam: Erkek kardeş
Balıcak: Küçük balık.
Balk urmak: Parlamak, ışıldamak.
Balkımak, balkırmak: Pırıldamak, parlamak
Ban: Ulu, büyük bez, büyük çadır, otluk.
Bang: Haykırma, yüksek ses, dua.
Banlamak: Ezan okumak.
Banmak: Batırmak, bulaştırmak. Suya banmak.
Bannamak: Ötmek, seslenmek.
Bar: Yük, kale duvarı. Kir, pas. Yemiş, meyve.
Bar tutmak: Paslanmak.
Barak Baba: Sarı Saltuk mürîdlerinden olan Barak Baba 1307'de Moğollar tarafından öldürülmüştür.
Baran: Yağmur
Barekallah: Kutlu olsun, hayırlı ve bereketli olsun.
Barhane: Ev eşyası
Barı: Bari, hiç değilse, hiç olmazsa.
Bari: Allah, Tanrı.
Barigâh: Yüksek dîvân, izinle girilebilen yüksek yer. Otağ, Cenab-ı Hakk'ın huzuru.
Barmak: Parmak.
Baru: Kale duvarı, hisar burcu, sur
Basar: Görme kabiliyeti, göz, kalp gözü.
Basaret : Basiret
Basir: Herşeyi bilgisiyle gören Allah, Basiret sahibi kişi, kalb gözü ile gören.
Basiret: Aldanmaya meydan vermeyecek şekilde gerçeği açıkça görebilme yetisi, kalb gözü, ileri görüşlülük.
Baş: Yara, yaranın işleyen gözü. "bağrı başlı": kalbi yaralı.
Baş açmak: Dua etmek, şikâyet, beddua, yas tutmak.
Baş eylemek: Yara açmak.
Baş gözi: Zahiri göz, gönül gözünün aksi.
Başa çatmak: Bir araya gelmek, baş başa vermek, bir işe girişmek.
Başa varmak: Sona gelmek, bitmek.
Başed ki: Ola ki, olur ki.
Başlu: Yaralı.
Batıl: Boş, beyhude, yalan, çürük, hurafe, sahte, hak olmayan.
Batın: Gizli, görünmeyen, yorumla elde edilen bilgi.
Bay, baylık: Zengin, zenginlik
Bayagı: Önceki, eski, eskisi gibi.
Baydür: Zengindir.
Bayezîd-i Bistamî: Hicrî III. asırda yaşayan kutsal gönüllü veli. Baba adı İsa, Nişabur'un Bistam köyünde doğup büyümüştür. Şakîk-i Belhî ile sohbetleri var. Hicri Takvime göre 264 yılında öldü.
Bayık: Gerçek, açık, açıkça, aşikâr.
Bayımak: Zengin olmak, zenginleşmek.
Baz: Doğan. 2- Bir şeyin küçük kısmı, parçası, bir miktar, bir kısım.
Bazergah: Tüccar.
Bazirgan: Tüccar, bezirgân. Uluslararası ticaret yapan kişi, ithalat ve ihracatçı. Eskiden Musevi tüccarlar hakkında kullanılan bir tabirdi.
Becare: Biçare, çaresiz, umarsız.
Becit: Acele, çabuk, derhal.
Bed: Bet, kötü, yakışıksız.
Bedahşan (Badakşan) : Afganistan'da eyalet. Merkezi Feyzabat şehridir. Kökçe nehrinin yukarı yatağında çıkan bir yakut türü olan lacivert taşıyla ünlüdür.
Bedi: Eşsiz, örneksiz, benzersiz, işitilmemiş, görülmemiş.
Bedir: Dolunay.
Bedirlenmiş: Ayın on dördüne benzemiş.
Bednam: Adı kötüye çıkmış, fena tanınmış, kötü ünlü kimse.
Bedr: Dolunay.
Bedter: Beter, daha kötü.
Begâyet: Çok, ziyadesiyle, pek fazla, aşırı, son derece.
Behişt: Cennet, firdevs.
Behremend: Nasibli, behreli, hisseli.
Bek: Sağlam, sıkı.
Beka: Kalma, kalım,sürme, yaşama.
Beka ender beka: Bekabillah makamlarından ikincisi. Bâkîlik içinde bâkîlik. Mutlak ebedîlik.
Bekadan: Ölümsüz alemden
Bekri: gece gündüz içen, alkolik, içkiye düşkün.
Bel: Geçit.
Bela: İçinden çıkılması güç, sakıncalı durum. Büyük zarar ve sıkıntıya yol açan olay veya kimse. Hak edilen ceza.
Belâ: Evet. Ruhların elest meclisinde Cenab-ı Hakk'ın "elestü bir rabbiküm" sorusuna verdikleri cevap.
Bele: Böyle.
Belemek: Kundaklamak.
Beli: Evet, peki, doğru. "Allah insanoğullarını yaratınca onlara "Ben sizin Tanrınız değil miyim" diye sorar. Onlar da "beli" diye karşılık verirler.
Belik: Uzun ince saç örgüsü.
Belin: Ürkü, korku.
Belinlemek: Seyrimek, sıçramak, titremek.
Belirmek: Belli olmak.
Belk: Kapı açmak.
Belkis: Saba melikesi. Süleyman Peygamber zamânında yaşadığı, onun tarafından imana davet edildiği rivâyet edilir. Yemen'de Sebe bölgesinde hükûmet etmiştir.
Bellü: Belli, aşikâr, açık.
Bellü beyan: Apaçık, aşikar.
Bellü bilmek: İyi bilmek, kanaat getirmek.
Belürmek: Belli olmak, meydana çıkmak.
Benam: Namlı, tanınmış, meşhur, ünlü olmak.
Bencileyin: Benim gibi, bana benzeyen.
Bend, bent: Bağlanan, bağlanmış, bağ, boğum. Su biriktirmek için akan suyun önüne yapılan set. Kitaplarda kendi içinde bütünlük oluşturan bölüm. Bir şiirdeki dörtlüklerin her biri, bağlam. Kanun maddesi.
Bende: Kul, köle, bağlanmış.
Benefşe, menevşe: Menekşe.
Beng: Afyon, esrar.
Bengi: Tiryaki, alışkın, esrarkeş.
Beniz: Yüz rengi, alın, renk.
Benven: Benim.
Benzek: Nazire.
Ber: Üzeri, üzere.
Berat: Rütbe, nişan ve imtiyaz verildiğini bildiren ferman.
Bercîs: Müşteri yıldızı.
Berdar: Asılmış.
Bergüzâr: Anı, anılmak için verilen armağan.
Berhava: Boş, faydasız.
Berhudar: Mutlu.
Berhurdar: Hayırlar elde etmiş kişi. kısmetli, mutlu olan.
Beri: Irak, sıyrılmış, kurtulmuş.
Berk: Güçlü, kuvvetli, sağlam.
Berkimek: İyileşmek, sağlamlaşmak, güçlenmek, pekişmek, sertleşmek, yerleşmek.
Berkitmek: Pekiştirmek, sağlamlaştırmak, sıkıştırmak, sertleştirmek, katılaştırmak.
Berr: Kara, toprak.
Berr ü bahr: Kara ve deniz
Berü: Yakın, beri, bu yana, beriye, bu tarafa.
Berye: Çöl, kır, sahra
Bes: Yeter, kâfî, yetişir.
Beserek: Besili, tombul.
Besi: Yaşatmak ve geliştirmek için gereken besinleri yedirip içirme işi. Bir şeyi istenilen durumda tutmak veya oturtmak için kullanılan takoz vb. şeyler. Kurbanlık hayvan, beslenen, besiye çekilmiş hayvan. İyi beslenmiş, kuvvetli deve. Kaz. Tavuk.
Besilek: besili, beslenmiş.
Beş arşın bez: Kefen.
Beşaret: Müjde, sevinç, mutluluk.
Beşer: İnsan, insanlık.
Bevvab: Kapıcı
Beyaban: Çöl, kır.
Beyhuşt: Kökünden, dibinden kopmuş olan, koparılmış.
Beyrek: Oğuzlar'ın destan kahramanı ''Bamsı Beyrek''. Bamsı Beyrek destanının en eski kolu -biçimi- ''Dede Korkut Kitabı''ndadır. Beyrek'in mezarının Bayburt'ta, Duduzar köyünde olduğu inancı yaygındır.
Beyt: Ev, konut.
Beytullah: Kâbe.
Beytü'l-Ma'mûr: Gökte Ka'be hizasında bulunan Allah'a en yakın meleklerin tavaf ettiği ev.
Bezek: Süs, ziynet.
Bezemek: Süslemek, tezyin etmek.
Bezenmek: Süslenmek.
Bezestan: Değerli eşyanın satıldığı kapalı çarşı.
Bezm: Meclis, toplantı, eğlence.
Bezmek: Usanmak, bıkmak.
Bezirgân: Tüccar.
Bıçağ: bBçak.
Bıçgu: Kesecek alet, bıçkı, testere.
Bıldır: Geçen yıl.
Biaded: Sayısız.
Bibasar: Gözü keskin olmayan, görmeyen.
Biçare: Çaresiz.
Bidar: Uyanık
Bidat: Sonradan çıkan şey. Hz. Peygamber'den sonra ortaya çıkan adet ve inanışlar. İslam adına ortaya atılan yanlış inanışlar.
Bidem: Nefessiz, kansız.
Bider: Tohum.
Bidiriğ: Esirgemeyen, esirgenmeyen.
Biedep: Edepsiz
Bielvan: Renkleri olmayan, renksiz.
Bigam: Gamsız, kedersiz, üzüntüsüz.
Bigane: Yabancı, ilgisiz, kayıtsız, alakasız, dünya ile ilgisini kesmiş olan.
Bigi: Gibi.
Bigüman: Umutsuz, bilgisiz, şüphesiz
Bihaber: Habersiz
Bihaya: Hayasız.
Bihot: Baygın, kendini yitirmiş, kimsesiz, kendine sahip olamayacak derecede mest, kendinden geçmiş olan kimse.
Bihter: Daha iyi, çok iyi, en iyi.
Bihuş: Şaşkın, sersem, aklı başında olmayan, deli.
Bikan: Cevhersiz, özü olmayan.
Bikarar: Kararsız.
Bikıyas: Ölçüsüz. Mukayese edilemeyen.
Bikülli: Büsbütün, tamamen, tamamıyla.
Bil: Bel.
Bile: Birlikte, beraber.
Bilece: Birlikte.
Bilekçe: Kolbağı, kelepçe.
Bilelik: Birliktelik, beraberlik, maiyet.
Bileman: Milas ve çevresinde bilmiyorum anlamında kullanılan bir sözcük.
Bî-Levn: Renksiz.
Bî-lisân: Dilsiz.
Bili: Bilgi, ilim, irfan, idrak.
Bilik: Kemer, sadak.
Bilinmek: Seyrimek, sıçramak, titremek. Tanınmak.
Biliş : Tanıdık, tanışıklık.
Bilişmek: Tanışmak.
Billah: Tanrı adına içilen ant.
Bilü: Bilgi, ilim, irfân, idrak.
Bimar: Hasta, sayrı.
Bimekan: Evsiz, mekansız, yersiz, yurtsuz.
Bimest: Mest olmayan, aklı başında.
Bina: Yapı, yapma, dayama.
Binazır: Benzeri olmayan.
Binihayet: Sonsuzluk.
Binişan: Nişansız, izi olmayan.
Bipayan: Payansız, sonsuz
Bir demi: Bir an için bir anlık zamânda.
Bir kezden: Birden, hep birden.
Bir kezin: Bir defa.
Bir niçe: Birçok, pek çok
Biregü: Bir kimse, başkası, birisi
Birem birem: Birer birer.
Birim birim: Birer birer.
Birin birin: Bir bir, teker teker, birer birer.
Birke: Büyük havuz, gölcük
Birle: İle.
Biryan, büryân: Kebap, kızarmış, yanmış.
Bissavab: Doğru olarak.
Bişe: Orman, meşelik, sazlık.
Bişmek: Pişmek, olgunlaşmak, beslemek, geliştirmek.
Bişümar : Hesapsız, sayısız
Bişürmek: Pişirmek, olgunlaştırmak.
Biti : Mektup, kitab, amel defteri.
Bitinmek: Yazılmak
Bititmek: Kısmet etmek, nasib etmek, yazmak, meydana getirmek.
Bitmek : Kavuşmak
Bitrişmek: Hesaplaşmak, anlaşmak, ödeşmek
Bitürmek: Meydana getirmek, yetiştirmek.
Bivefa: Sevgisine bağlı olmayan, vefasız.
Biz: Kumaş, çaput, bez.
Bizae: Sermaye.
Bizar: Bıkmış, bezmiş, usanmış, küskün.
Bizek: Süs, ziynet.
Bizmek: Bezmek, usanmak.
Bizzazure: Zaruri olarak.
Bolay ki: Ola ki.
Boncuk: İnciye benzetilen cam süs eşyası.
Bor: Çukur yer, delik deşik, çorak, ekilmemiş tarla.
Boran: Rüzgârla karışık kar.
Bostan: Bağçe, bahçe, yeşillik, bağlık yer.
Boşanmak: Boşalmak, boş olmak.
Boşboğaz: Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, sır saklamasını bilmeyen geveze, ayran ağızlı. Düşünmeden yerli yersiz konuşan, dangalak
Boyağ: Boya.
Boymul: Boynu siyah koyun.
Boyun tutmak: Baş eğmek, kabullenmek, söz dinlemek.
Boz pusaruk: Boz renkli, sisli, kipkirli, alacalı, bulanık.
Boz yapalak: Boz tüylü. Boz renkli bir tür çaylak.
Bozötergi: Tarlakuşu.
Börk: Kürk ve keçeden yapılma başlık.
Bucak: Köşe, tenha yer.
Buhağ : Çene altı, sakal.
Bud ü vucud: Varlık, yaratılış, var olma.
Bug: Buğu, buhar.
Buğuz: Kin besleme, nefret etme
Bugz: Kin, kalpten düşman olmak, nefret.
Buhl: Pintilik, cimrilik.
Bukrat: İskender'den yüz yıl önce yaşayan meşhur Yunan hakimi Hipokratis.
Bular: Bunlar.
Bulaşık: Karışık, bulanık.
Bulıncadı: Buluncaydı, buluncaya kadardı.
Bulla: Abla
Bun: Sıkıntı, bunalım
Bunalmak: Sıkılmak, gamlanmak, akli dengeyi yitirmek.
Bunamak: Bun olmak, saflaşmak, aklî muvazeneyi yitirmek.
Bunar: Pınar.
Bunculayın: Bu kadar, bu miktarda
Bunda: Burda, burada.
Burak: Hazreti Muhammed'in Mirac'a çıkarken bindiği at, Cennet bineği.
Burak: Girdap, anafor.
Burc: Kale çıkıntısı. Sabit yıldız.
Burcu: Güzel.
Burçak: Baklagillerden, taneleri hayvan yemi olarak kullanılan yıllık bir yem bitkisi. Bu bitkinin mercimeğe benzeyen tanesi.
Burdbar, burdubâr: Tahammüllü, yumuşak huylu.
Burhan, bürhan: Kanıt, delil, isbat.
Burılmak: Dönmek, bükülmek.
Burma: Bilezik.
Burmak: Bükmek, sarmak, boynu omuza düşmek.
Burş, buş: Burç
Bus etmek: Öpmek.
Busarık: Duman, sis.
Buse: Öpüş.
Bustan: Büyük bahçe.
Buş: Öfke, kızgınlık
Buşmak: Öfkelenmek, kızmak.
Buşu: Öfke, kızgınlık.
But: Put, kilise resmi.
Butın: Bütün
Buy: Koku.
Buyruk: Emir, ferman.
Buzu: Buzağı
Bühtan: İftira
Büke: Çevresi ormanlık yüksek ve çıplak tepe
Bülbül-i haste: Hasta bülbül
Bülbül teki: Bülbül gibi.
Bülend: Yüksek.
Bünyad: Kurma, yapma, temel.
Bünyan: Yapı, bina.
Bürd-bâr: Uysal, halim, mütehammil, sabırlı.
Bürhan: Delil, kanıt.
Bürrân: Keskin.
Bürünüptür: bürünmüştür.
Büryan: Yanmış.
Büt: Put. 2- Güzel, sevgili. 3- Nefs.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- C -

Cad: Darı ekmeği.
Cafer-i Tayyâr: Hz. Peygamber'in amcası oğlu, Hz. Ali'nin kardeşi. Mute savaşında iki kolu kesilmiş ve şehid olmuştur. Tayyâr lakabı ona Hz. Peygamber tarafından şehid olduğunda verilmiştir. Peygamberimizin Ca'fer için “Cennette meleklerle uçuyordu.” dediği rivâyet edilir. Bu yüzden, "uçan" manasına “tayyâr” denilmiştir.
Cah: Yer, mevki.
Cahallığ: Gençlik çağı.
Caht: Bile bile inkar etme.
Calinos: Eski Yunan'da yaşamış, Bergamalı hekim.
Câm: Kadeh.
Câm-ı 'Işk: Aşk kadehi, İlahî aşk.
Can: Ruh, yaşam.
Can alıcı: Azrail.
Canal: Canan, sevgili.
Canan: Gönülden sevilen, gönül verilmiş olan kadın.
Cân-bâz: Canıyla oynayan.
Canib: Yön, yan, taraf
Canik: Tüccar, ticaret erbabı
Cansız at: Tabut, salaca.
Car: Çağrı, yardım, imdat.
Caryar: Dört dost (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin (r.a) namları). Dört Halife, Hulefa-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar. (Osmanlıca’da yazılışı: çar-yar)
Cav: Gösteriş, afi, fiyaka
Cayız: Caiz, olabilir, yakışık alan.
Cazu: Cadı, oyunbaz. 2. Çok güzel.
Cebbar: Hükmeden, kudret ve ululuk sahibi, zorlayan, güçlü.
Cebbâr-ı Âlem: Dünyayı iradesine mecbur eden. Dilediğine istediği işi yaptırmaya muktedir. Allah.
Cebrâîl: Vahiy meleği, dört büyük melekten birisi.
Cebri: Zorla yaptırılan, zorba.
Cecim, cicim: Örtü ya da perde olarak kullanılan ince kilim.
Cefa: Zorluk, sıkıntı.
Cehd: Fazla gayret, güç kuvvet sarfetme, azim
Cehl: Cahillik, ilimden mahrum olmak, tecrübesizlik.
Celal: Kızgınlık, kızma.
Celâl: Büyüklük, ululuk. Allah'ın bir ismi.
Celil: Büyük, ulu olan Allah.
Cellat amanı: Ölüm cezasına çarptırılmışlara, ölüm yargısının uygulanmasından önce, son isteği için tanınan süre.
Celle: Yüce, aziz olan.
Cem olmak: Toplanmak.
Cemal, camal: Yüz güzelliği.
Ceng: Muharebe, savaş
Cercis: İsâ Peygamberden sonra geldiği rivâyet edilen ve onun şeriatine uyan bir peygamberdir. Kur’ân'da ismi geçmez. Yetmiş kez öldürülmüş her öldürüldüğünde yeniden dirilmiştir.
Ceren, ceran: Ceylan
Cevahir: Cevherler, mücevherler.
Cevher: Kıymetli taş, maya, öz.
Cevherî: Kâmil insan.
Cevlan, cevelan: Gezinme, dolaşma, dolanma.
Cevr: Eza, eziyet, zulüm.
Cevr ü cefa: Eza ve cefa
Cevşen: Zırh
Cezire: Ada
Cıda: Mızrak, kargı.
Cığ: Turnanın ötüşü
Cığa: Yeşil.
Cığalı koşma: Cinaslı koşma, sorguculu koşma.
Cılga: İnce yol.
Cırnak: Tırnak.
Cidar: Duvar.
Cife: Leş, kokmuş et.
Cim: Eski yazıda bir harf.
Cin, cinn: Dinî inanışa göre duyularla kavranamayan, insanlar gibi irade ve anlama yeteneğine sahip, ilahî emirlere uymakla yükümlü tutulan yaratık. 2 - Masallarda göze görünmeyen, türlü biçimlere girebilen, iyilik de kötülük de yapabilen yaratık. 3 - Mecazi anlamda akıllı, zeki, uyanık kimse.
Cinas: Çok anlamlı bir sözcüğün, her kezinde başka bir anlamını öngörerek yapılan bir söz oyunu sanatı. Değişik cinas biçimleri vardır; tam cinas, birleşik cinas, benzeşmeli cinas, farklı cinas, basit cinas, eksik cinas... Eski Edebiyat'ın bu yaygın söz oyunu sanatından Halk Edebiyatı da nasiplenmiştir. Özellikle manilerde cinasa çok rastlanır.
Cinan: Cennet.
Civan: Genç, genç ve yakışıklı olan.
Cönk: Mecmua, dergi, gemi, yük.
Cukka: Hayvan ve insan memesi. Halk dilinde cüzdan. Bebek dilinde çukulata.
Cukka sağlam: Cüzdan dolu
Cukkayı yutmak: Oyunda kaybetmek
Cura: Küçük telli saz.
Cur'a: Kadehin bir yudumu.
Cuş eylemek: Coşmak, kaynamak.
Cuşa gelmek: Coşmak, kaynamak.
Cübbe: Zühd alameti. Uzun ve bol elbise.
Cücük: Civciv.
Cüda: Ayrı, ırak.
Cüft: Çift, ikili, eşi olan.
Cümle: Hep, bütün, tüm.
Cünbiş, cünbüş: cümbüş, eğlence, eğlenti. Kımıldanma, oynama.
Cündi: Atlı, mahir binici.
Cünûn: Delilik, çılgınlık.
Cünunluk: Coşkunluk, akılsızlık, delilik.
Cünüp: Dince yıkanmayı gerektiren durum
Cür'a: Yudum, içildikten sonra kadehin dibinde kalan tortu.
Cürm: Kabahat, kusur, Hata, günah.
Cüst ü cu: Arayıp sorma, araştırma
Cüvan, civan: Genç, delikanlı.
Cüz: Kısım, parça.
Cüz'iyyat: Değersiz, küçük parçalar
Cüz'iyyât-ı müselsel: Her şeyin bir başka şeyin devamı olması. Tasavvufta ve Yûnus'ta ma'den nebat ve hayvan kategorilerinin birbirini takib eden yaratılış tertibi. Her tabaka kendi içinde parça buçuk olup yine kendi aralarında ontolojik tabakalar halindedir. Bunlardan her cüz'ün seyri istisnasız Allah'a doğrudur.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ



- Ç -

Çabuk: Acele, tez
Çabukbaz: İşini çabuk yapan, tez canlı
Çağa: Çocuk
Çağada: Çocukça
Çağıltı: Su sesi, suyun taş ve kayalara çarparken çıkarttığı ses
Çağırmak: Davet etmek.
Çağrışmak: Bir ağızdan bağırmak, yaygara etmek.
Çağıru: Davet, davetiye
Çağide: Çocukca, ham, manasız.
Çağşaban: Dağılarak.
Çah, çeh: Kuyu, çukur.
Çak: Yarık, yırtık, yırtmaç.
Çakıldak: Degirmende öğütülen buğdayın taşlar arasında bitdiğini bildiren ve değirmen taşına çarparak “çak-çak” sesi çıkaran alet.
Çakır dikeni: Yuvarlak meyveli bir çeşit diken.
Çakmak: İyice anlatmak, bildirmek. Tanıtmak aksettirmek. İfşa etmek. Gammazlamak, kovalamak.
Çal: Ala renk.
Çalap: Tanrı, Allah.
Çaldug: Üfürdüğü, üflediği, öttürdüğü.
Çalgar: Çalıcı, vurucu. Çalgıcı, müzisyen.
Çalgıçay: Taştan yapılmış el değirmeni.
Çalhanmah: Çalkanmak.
Çalık: Silahşör, iyi kılıç kullanan. Çelik. Mesaj, haber. Haşarı, yaramaz
Çalınmak: Vurulmak. çizmek, çizilmek, yazı yazmak, silinmek.
Çalkara: Doğan türü bir avcı kuş
Çalkın: Darbeci, hamleci, vurucu
Çallı çapraz: Çapraz çizgili bir şal deseni.
Çalma: Başa sarık gibi bağlanan düz ya da işlemeli kumaş. Çember de denilen baş örtüsü, çetme.
Çalmak: Doğmak, vurmak, atmak.
Çapraz: Eğik olarak birbiriyle kesişen.
Çapuk, çapük: Çabuk, tez
Çapukbaz, çapükbaz: İşini çabuk yapan, tez canlı.
Çar: Dört.
Çar anasır: Dört unsur, dört temel unsur; toprak, su, hava, güneş.
Çarçube: Çerçeve
Çardag: Çardak
Çarh: Gök, felek.
Çarh urmak: Dönmek, semâ etmek.
Çarha vurmak: Çarkta bilemek.
Çarh-ı Felek: Gök, dolaba benzeyen gökyüzü, talih, baht
Çarkacı: Ordunun öncüleri.
Çarsu: Dört taraf, dört taraflı olan şey.
Çârsû: Çarşı.
Çatak: Çatal, çatallı, iki kollu değnek
Çatılı: Bağlı, kurulu.
Çatmak: Kurmak, tanzim etmek. Birbirine bağlamak.
Çatuk: Bıçak sapı yapılan bir ağaç türü
Çav: İklim, memleket, şöhretli bir yer. Ünlü, meşhür.
Çavlak: Çağlayan, şelale
Çavlan: Şelale, büyük çağlayan.
Çavuş yıldızı: Zühre yıldızı
Çegane: Çengilerin usul tutmak için ellerine aldıkları ucu yarık ve birkaç pul bulunan müzik aleti, küçük tef.
Çekmek: Tartmak, ölçmek, yemek, zorla almak
Çenber: Yama, yemeni, baş örtüsü.
Çeng: Kanuna benzeyen bir çeşit saz.
Çepen: Hatip, iyi konuşan, güzel söz söyleyen
Çepin: Kahçelerde kullanılan küçük çapa.
Çerağ, çerak, çırağ, çırak: Çıra, ışık, mum, kandil.
Çerb, çerp: Besili, semiz, yağlı.
Çerge: Çadır.
Çerçi: Ulak, haber, bildiri ulaştıran kişi. 2- bazı küçük eşya ve tuhafiye malzemesi satan kişi.
Çerh: Çarh, dünya, felek.
Çeri: Asker, savaşçı, toplanarak bir araya gelmiş erat
Çerviş: Yemekteki yağ.
Çeşm: Göz.
Çeşmek: Düğüm çözmek.
Çeşni: Lezzet, tad, tadımlık miktarda.
Çeşte: Altı telli bir saz, müzik aleti.
Çetr: Çadır, gölgelik.
Çevgân: Ucu topuzlu, eğri bir değnek. küçük bir topla oynalınan bir oyunda topu çelmek için kullanılan ucu eğri sopa.
Çevre: Sırma işlemeli baş örtüsü, mendil.
Çeyman: Kıl ya da yünden dokunma yamçı, kepenek.
Çeynemek: Çiğnemek.
Çezilmek: Çözülmek.
Çezmek: Çözmek.
Çıdık: Güç, dayanıklılık
Çığa: Gelinlerin başlarına konan parlak süslü tel.
Çığalamak: Çarçaflanmak, süslenmek, taşlanmak, cilalanmak.
Çığrışmak: Bağrışmak.
Çıkın: Tarlada yemek için içine ekmek peynir gibi yiyecek malzemesi konulan bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, navale torbası.
Çılbak: Çıplak
Çıngay: Özü, sözü bir, sözüne güvenilir
Çıngır: Kopuza benzeyen bir saz. Çıngırak
Çınılamak: Çınlamak.
Çıntay: Soylu, güvenilir
Çırağ, çırak, çerağ: Işık, mum, kandil
Çıray: Yüz, eda, çehre
Çırganış: Zevk, haz, tat
Çırnak: Yırtıcı kuşların pençesi.
Çıyan: Zehirli ve sürüngen küçük bir böcek
Çi: Ne, nasıl
Çigan: Yoksul, fakir
Çigen: Gayretli
Çiğ: Ham, pişmemiş.
Çiğin: Omuz.
Çil: Dağ tavuğu
Çilde: Kış mevsinin en soğuk dönemi.
Çimçik: Saf, masum
Çimkay: Sözüne güvenilir, özü sözü bir
Çimmek: Yıkanmak.
Çiray: Yüz, çehre, eda
Çirk: Çirkef, pis, iğrenç su.
Çit: Başörtüsü, yemeni. 2 - Çizgi, sınır, limit
Çitinmek: Birbirine sürünmek.
Çiyn: Omuz.
Çizgen: Saban izi, karasabanın tarlada açtığı yol
Çizmek: Çözmek.
Çizginmek: Dönmek.
Çoğaç: Güneş.
Çokal, çukal, çukar: Eskiden savaşlarda atlara giydirilen çelik zırh. Bir çeşidini savaşçılar da giyerdi.
Çokallu: Zırhlı.
Çomak: Değnek, sopa, ucu topuzlu sopa.
Çolbanak: Uzak görüşlü. Törenin dışında kalan. Nikahsız ilişkiden doğan çocuk (Hakas Türklerinde)
Çoldu: Bahşiş, mükafat. Ganimet
Çolpan: Kuzey yıldızı. Uzak görüşlü. Tanıdık, bildik, aşina
Çomak: Değnek, sopa, ucu topuzlu sopa.
Çongar: Gürültü, şamata, nara
Çoraman: Cinli, perili.
Çorlu: Hastalıklı, dertli, cinli, kötü ruhların etkisinde kalan kişiye verilen ad. "Çorlu" sözcüğü Şamanist gelenekten gelen bir sözcüktür. Eskiden bunalımlı ve toplum tarafından hoş karşılanmayan kişiler için bu ad verilirdi ve bu kişiler Kam ve Baksılar tarafından tedavi edilmeye çalışılırdı.
Çotak, çotur: Kabza, kılıç kabzası
Çöklü: Soylu, asil.
Çöksü: Bir şeyin kımıldamaması için üste konan şey, baskı, büyük çivi, mıh.
Çökük: Çukur yer. Alçak.
Çökül: Irmakların taşarak vadilere bıraktığı tortu
Çömçe: Ağaçtan oyulmuş su kabı
Çöpür: Yünün tarandıktan sonra kalan kaba kötü kısmı.
Çövmen: Yemiş toplamakta kullanılan ucu çatallı değnek.
Çuçu: Şair, şairane konuşan
Çukal: Zırh
Çukallu: Zırhlı, zırhlar giyinmiş.
Çul: Kıldan yapılmış kaba dokuma.
Çulha: Bez dokuyan
Çü: Gibi. Nasıl, nice. Çünkü, mademki.
Çün: Çünkü, madem, mademki
Çünük: Çınar ağacı
Çüt: Çift.
Çüter çüter: Çifter çifter.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- D -

Dabir: Arkadan gelen, izleyen, geride kalan, geçmiş, sonuncu
Dad: Adalet, hak, doğruluk, yardım.
Dad eylemek: Yardım dilemek, yahut yardım etmek.
Dad u sited: Alışveriş
Dadak: Değme, dokunma, temas
Dadal: Tadan, tat alan, sezen, farkına varan.
Dağ: Yara, damga.
Dağdağa: Çekişme, anlaşmazlık.
Dağlanmak: Kızgın demirle damgalanmak. Yanmak. Sağaltma amacıyla vücudun yaralı ve sayrılıklı bölümlerinin kızgın demirle yakılması.
Dağlı: Damgalı.
Dahme: mezar
Dahleylemek: Aleyhte bulunmak, yermek.
Daim: Sürekli, her an, daima.
Dak: Özür, kusur.
Dak tutmak: Kusur bulmak.
Dakı: Dahi. da, de.
Dakmak: Takmak, ad takmak. Ad koymak.
Dal: Boy. 2- omuz, omuz başı.
Dalbınmak: Çırpınmak.
Dalda: Gölge.
Dalgerdan: Güzel göğüs. Vücudun omuzla birlikte göğüsten yukarı bölümü, büst.
Dalıptır: Dalmıştır, dalıyor.
Dalkılıç: Kılıcını çekmiş olarak, yalın kılıç, zırhsız ve korunmasız.
Daluptur: Dalmıştır, dalıyor
Dam: Tuzak
Daman, damen: Etek.
Dandan: Gürültü, patırtı, kavga.
Dane: Tane, tohum, çekirdek.
Dangalak: Düşünmeden yerli yersiz konuşan boşboğaz kimse.
Danış: Söz, bilgi, ilim.
Danışık: Tanışık, ülfet, ünsiyet.
Danışmak: Konuşmak.
Danışman: Bilgi ve düşüncesinden yararlanmak için danışılan kimse, bilgin.
Danişmend: Bilgin, bilgili.
Dapa: Taraf, yön.
Dar: Darağacı.
Dâr: Ev, yapı, yer, yurt.
Dara gelmek: Darağacına gelmek. İdam edilmek.
Dar-ı Mansur: Hallac-ı Mansur'un idamı.
Dâr-ı mihnet: Mihnet evi. Mecazen dünya.
Darılıpsan: Darılmışsın.
Darp: Vuruş, çarpış.
Darsık: Öfkeli, hiddetli
Dartınmak: Çekinmek, esirgemek.
Dasitan: Destan.
Datlu: Tatlı.
Davî: Dava
Davulbaz, davlunbaz: Büyük davul, davul çalan.
Dâvûd: İsrail oğullarından bir peygamber ve hükümdârdır. Süleyman Peygamber'in babası olan Dâvûd, sesinin güzelliğiyle tanınmıştır. Kitâp sahibi bir peygamberdir. Zebûr, Dâvud'a inmiştir.
Dayim: Daima, her zaman
Daylak: Tüylü devenin erkeği.
Deccal: Kıyamete yakın meydana çıkacak olduğuna inanılan Deccâl, bazılarını dinden imandan edecektir. Hz. İsâ tarafından öldürülecek bir yalancı peygamber olduğu rivâyet edilir. Tasavvufta Deccâl, dünya sevgisinden ileri gelen nefsî güçlerden ibaret olup, bunlar, riyaset, rubûbiyet, büyüklenmek, kibir, hile vs.dir. Bu kuvvetler aklı maaşa bağlıdır. Nefislerinde söz konusu özellikleri yok edemeyen kişiler, tasavvufta Deccal'a benzetilmişlerdir. Deccal'in bir gözünün şaşı olması ise, kişinin bu nefsi özellikleri taşımasından dolayı uhrevi ve ulvî âlemleri görmemesi anlamına gelir.
Degin: Kadar, dek.
Degirtmek: Oynatmak, hareket ettirmek.
Değme: Her, herhangi bir, gelişigüzel, rastgele
Değşir, Degşür: değiştir
Değşürilmek: Çevrilmek, döndürülmek.
Degşürmek: Değişmek, değiştirmek.
Değül: Değil.
Değürmek: Ulaştırmak, eriştirmek, yetiştirmek.
Dehan: Ağız
Dehr: Dünya, zaman, devir
Dehrî: Maddeci, ruha, ahrete, manevî şeylere inanmayan kişi, materyalist.
Dek: Kadar.
Delalet: Delil olmak, kılavuzluk. Doğru yolu göstermek.
Delil: Yol gösterici, rehber, kılavuz.
Delim: Çok.
Delük: Delik, açık.
Dem: An, zaman, vakit, soluk, nefes.
Dem etmek: Sazla çalıp, söylemek.
Demadem: Daima, her zaman.
Deman, Damen: etek.
Dembedem: Zaman zaman
Dembeste: Soluğu kesilmiş, susmuş, sessiz.
Demde: Eğlencede, dolaşmada.
Demegil : Deme, demeyesin
Demkeş: Devamlı öten bir güvercin cinsi, şarap içen.
Demren, temren: Okun ucundaki sivri demir.
Demsaz: Uygun arkadaş, dost, sırdaş.
Deniser: Denilecektir
Denk: Eş, benzer, eş değer.
Denlü: Kadar.
Densiz, densüz: Münasebetsiz, ölçüsüz hareket eden, saygısız.
Denşirip dermek: Bir araya getirip toplamak.
Denşirmek: Bir araya getirmek, toplamak.
Depe: Taraf, yön, cihet
Depemek: Tarafa gitmek, yöne gitmek.
Deprenmek: Kımıldamak, hareket etmek, sarsılmak.,
Depretmek: Kımıldatmak, oynatmak; kurutmak.
Der: Ter. Yeni biten, taze.
Derban: Kapıcı.
Dercetmek: Toplamak.
Derdi firak: Ayrılık derdi
Derd ü gam: Dert ve gam
Dergâh: Tekke. Zikir ve ibâdet edilen yer. Kapı yeri, kapı eşiği. Tarikatlerin müessese devrinde irşad için kullandıkları teferruatlı geniş mekan. Dergâhlar, semâhâne, halvet veya çile odası, aşhâne, derviş hücreleri vs. bölümlerden teşekkül eder. Hakikî sûfî alemleri dergâh kabul eder.
Deriçe: Baca, küçük kapı, pencere.
Derilmek: Toplanmak.
Derimend: Derti, taslı, kaygılı.
Derman : İlaç, şifa
Dermande: Acil, kala kalmış, çaresiz, zavallı, beceriksiz.
Dermek : Bir araya getirmek, derlemek, toplamak, devşirmek
Dermiyân, Dermeyan: arada, ortada.
Derun: İç, iç yan, yürek, kalp.
Dervâze: Kapı, büyük kapı.
Derviş: Yoksul, varlığından benliğinden geçmiş kişi, tarikata girmiş kimse.
Dervişan: Dervişler
Derya: Deniz.
Derzi: Terzi.
Desdimal: El sileceği, el bezi, yağlık.
Desise: Aldatma, oyun, düzen, hile, entrika
Dest: El.
Destar: Sarık, imâme, tülbent.
Deste katar: Develeri dizmek, sıralamak.
Destgir: Yardım eden, elinden tutan
Destur: İzin, müsade
Destur: Sarık.
Deşirmek: Devşirmek, toplamak.
Devinmek: Kımıldamak, iki yana dönüp sallanmak.
Devlengec: Çaylak
Devlet: Saadet, mutluluk.
Devlik: Geçim, idare.
Devrân: Çağ, zaman, felek.
Devre: Ters, değişik.
Devşirmek: Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
Devşuruben : Kaldırıp
Deyyân: Hakkıyla mükafatlandıran ve cezalandıran, hâkim, Allah.(Bir kudsi hadiste yaratıcı kendisini melik ve deyyân olarak anar. Burada deyyân, insanın başlangıçtan sonuna kadar mâcerâsını tamamlayıp hesâba çeken anlamındadır.)
Deyyar: Bir kimse, yurt sahibi, manastır sahibi.
Deyi, deyü: Diye.
Deyom deyom anlameyon: İznik'in Müşküle köyünde kullanılan bir deyim "Diyorum diyorum anlamıyorsun" anlamındadır
Deyr: Kilise, manastır.
Dıkızlamak: Sıkışmak, iyi çalışmamak.
Dıriga: Esirgemek, yazık.
Dibek: Taştan veya ağaçtan yapılmış büyük havan
Didar: Yüz, çehre.
Dikçi: Asi, dik dik karşılıklar veren kişi.
Dil tetiği: Dilin konuşma kabiliyeti.
Dilbaz: Güzel söz söyleyen, konuşmasıyla ikna eden.
Dide: Göz.
Dilber: Güzel.
Dilçevüren: Dilçeviren, söz gezdirici, dedikoducu.
Dildar: Sevgilisinin gönlünü çelmiş.
Dildirmek, dildürmek: Kesmek, dilim yapmak, dilimlemek, bölmek, böldürmek.
Dilenigörmek: Hemen dilenmek, dilenmeye bakmak. Dilenmeye devam etmek.
Dilhasta: Gönül hastası.
Dilkü: Tilki.
Dilpezir: Gönüle hoş gelen, gönlün beğendiği, makbul.
Dilteng: Gönül darlığı, iç sıkıntısı.
Dimek: Demek, söylemek.
Din: İnanç, imân, tâat, âdet, huy, verilecek karşılığa hükmetmek.
Dinar: Altın sikkeli para.
Dingin: Sakin, durgun. Dinlenme yeri, dinlengeç.
Dir: Derlemek, toplamak, bir araya getirmek.
Dirgen: Genellikle harmanda sapları yaymaya yarayan demirden, çatallı bir tarım aracı, diren
Dirgenmek: Toplanmak, birikmek, bir araya gelmek. Dayanmak.
Dirgürmek: Diri etmek, diri kılmak, diriltmek.
Dirigâ: Yazıklar olsun, eyvah ki.
Diriğ: Esirgeme.
Diriga: Hayfa, ne kadar yazık, eyvah.
Dirilik: Yaşayış, geçim, hayat, sağlık.
Dirim: Hayat, yaşam
Dirlik: Hayat
Dirilmek: İyi düzende olmak, düzenli bir hayatı olmak.
Dirmek: Toplamak, dermek.
Dirnek: Dernek, toplantı. Eğlenmek için toplanan kişiler.
Diskinmek: Korkudan sıçramak; uykudan sıçrayarak uyanmak.
Div: Dev, şeytan, cin.
Divan: Huzur, meclis. divan edebiyatı şairlerinin şiirlerini topladıkları eser
Divan durmak: Ayakta saygıyla durmak.
Divane: Deli, âşık.
Dîvân-ı ışk: Aşk meclisi, mürşid huzuru.
Divar: Duvar.
Divşürmek: Devşirmek, toplamak. Bir araya getirmek.
Diyanet: Dindârlık, din hükümlerini yerine getirmek.
Doksan bin Hak kelâmı: Cenab-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e Mirâc'ta 90 bin sır söylediği, bunlardan 30 binini halka, 30 binini seçkinlere dediği; 30 binini ise sır olarak sakladığı rivâyet edilir.
Dolama: Çuha giysi, kat kat giysi.
Dolanmak: Dolaşmak.
Dolınmak: Dolunmak, batmak, dolanmak, Gurup etmek.
Dolu: İçki. 2.Halk inancında Pir'in , Üçler'in, Erenler'in-Hakk katından aşıklık verilenlere sunduğu kutsal içkiyle dolu kadeh, kase.
Dolukmak: Göz yaşarmak
Domurmak: Tomurmak, tomurcuklanmak.
Don: Giysi, elbise, kıyafet.
Donanmak: Süslenmek, giyinip kuşanmak.
Dost ili: Tanrı'nın katı.
Döğen, döven, düven: 1- Dövüşçü. 2- Harmanda ekinlerin sapı ve tanelerini ayırmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, alt yüzünde keskin çakmak taşları dikine çakılı bulunan, kızak biçiminde araç
Dölek: Düz yer, uslu kişi.
Dölenmek: Dolaşmak, bir yere doğru yönelmek. Temayül göstermek, sükûnet, karar kılmak.
Döngün: Dargın
Dönmenem: Dönmem.
Dörimek/dürimek: Meydana getirmek, türemek.
Döritmek, düritmek, düretmek: Yaratmak, bir araya getirmek, türetmek.
Dört ejderha: Dört unsur; Hava, ateş, su, toprak.
Dört Kapı, Kırk Makam: Sufi'yi Tanrı'ya götüren yol dört kapı ile belirlenmiştir. Yola, Tarikata giren bu kapılardan sıra ile geçecektir. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarıdır. Her kapının on dört özelliği vardır ki, bunların topuna birden Kırk Makam denir.
Dört yâr: Dört dost; Hz. Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali.
Döş: Göğüs
Döşek: Yaygı, kilim gibi fakat daha yumuşak bir minder.
Döşürmek: Devşirmek, bir araya getirmek, toplamak.
Döymek: Sabretmek, tahammül etmek, dayanmak.
Dözmek: Katlanmak, dayanmak.
Dudu: Papağan türünden, taklit yapan bir kuş.
Duduksuz : Serbest, rehin olmayan, kapalı olmayan.
Dulda, dalda: Rüzgâr ve güneşten korunmuş yer, bölge.
Durak: Makam, durulan oturulan yer.
Dud, duhan : Duman, tütün
Dudu: Kadınlara verilen bir unvan, hanım. Yaşlı Ermeni kadını. Papağan.
Dun: Alt taraf, kök.
Dur: Irak, uzak
Durak, turak: Makâm, mahal, durulan, eğlenilen yer, yurt.
Durgurmak: Durdurmak, kaldırmak, ayakta tutmak.
Durmak, turmak: Ayağa kalkmak, kıyam.
Durrac: Dürrac, turaç kuşu.
Durutmak: Durdurmak, durdurmaya çalışmak.
Duş, tuş: Taraf, yön, cihet, rast gelme, karşısına durmak.
Duşa gelmek: Rastlamak, karşı karşıya gelmek.
Dutmak: Tutmak, sahib olmak. Yapmak, yerine getirmek.
Dutsak: Tutsak, esir.
Dutuşmak: Alev almak, tutuşmak.
Duvak: Gelinin başını, bazen de yüzünü örten dantel veya tülden örtü. Küp, tandır, baca vb.nin taş veya topraktan yapılmış kapağı. Yeni doğan bazı bebeklerin doğduğu zaman başlarını çevreleyen zar.
Duvacık kapısı: Dua edilen yer, Allah'ın rahmet sıfatına sığınma. Bugün “dua kapısı” şeklinde kullanılıyor.
Duzag, duzah, duzak: Tuzak.
Dûzah: Cehennem, tamu.
Duzeh: Cehennem.
Dü: İki.
Dübür: İki yaşındaki erkek keçi.
Dügeli, dükeli: Bütün, hep, cümle, hepsi, herkes. Büsbütün.
Dügü: Pirinç.
Düğün: Evlenme veya sünnet dolayısıyla yapılan tören, eğlence, cemiyet. Bir olayı kutlamak için yapılan büyük eğlence veya tören
Dühan: Tütün, duman. Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı.
Dükeli: Hep, cümle, hepsi, bütün, herkes
Dükkandar: Dükkan sahibi.
Dülbent: Yazma.
Düldül: Hz. Ali'nin atı Düldül, Hz. Muhammed’in beyaz dişi katırının adıdır. Bu katır Hz. Muhammed’e, Ufayr adındaki eşk ile birlikte, Mısır Meliki Mukavkis tarafından hediye olarak gönderilmişti. Hz. Muhammed de Düldül’ü, Hz. Ali’ye hediye etmişti.
Dün: Gece.
Dün ü gece: Gece ve gündüz.
Dünyaperest: Bu dünyayı tapacak derecede seven ve mala, mülke, paraya önem verip ahireti düşünmeyen,
Düpdüz: Dümdüz. Tamamıyla, baştanbaşa.
Düpdüzin: Tamamıyla, bir baştan bir başa.
Dür eyle: Uzak dur.
Dürdane: İnci tanesi
Dürimek, dörimek: Bir araya getirmek, meydana getirmek, türetmek. Türemek.
Dürişmek: Çalışmak, isbat etmek, gayret etmek.
Dürlü: Türlü.
Dürr: İnci
Dürr-i yetim: Tek, iri, baha biçilmez inci. Eşsiz inci.
Dürraç, turaç: Kekliğe benzer bir güzel kuş. Turac.
Dürraçlanmak: Düraç kuşu gibi ötmek.
Dürri: Parlak, parlayan, inci gibi parlayan
Dürülmek: Katlanmak, toplanmak.
Dürür: Dır
Dürüs : Toplayıp biraraya getirme
Dürüşmek, dürişmek: Çalışmak, devamlı meşgul olmak.
Düş: Rüyâ, vakıa. Yûnus'ta düş yerine bazan seyr veya seyrân kelimeleri de kullanılır.
Düşgil : Düşer.
Düşdi: Başladı, koyuldu.
Düşmek: Konaklamak. Vâki olmak, mağlup olmak, müstevli olmak, hücum etmek.
Düşüngü: Düşünerek üzülme, kafaya takma, üzülme, teessür
Düşvâr: Güç, zor
Dütün: Tütün. Duman.
Düzenmek, düzünmek: Kendini düzeltmek, düzene sokmak, süslemek.
Düzge: Süs, makyaj
Düzmek: Tertib ve tanzim etmek. Düzen vermek, sıralamak. Hazırlamak, imal etmek.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- E -

Eazi: Aziz, izzetli, yüksek.
Ebed: Sonsuz, gelecek, sonu olmayan gelecek zamân.
Ebin, evin : Bir şeyin içindeki öz, lüp. 2 - Buğday tanesinin olgunlaşmış içi, özü, habbe
Ebleh: Pek akılsız, ahmak, bön, budala.
Ebrişim: Kalınca bükülmüş ipek, iplik, saç, ibrişim.
Ebsem, epsem: Suskun, sessiz.
Ebru: Kaş
Ebu Bekir: İlk halife. Doğru ve sözünün eri manasına “Sıddık” sıfatıyla anılmıştır.
Ecel: Ölüm vaktı.
Ecel kuşu: Ölüm.
Eda: Çalım, işve, naz.
Edb: Su gibi akıp giden güzel söz.
Edicek: Edince.
Edik: Çedik, çizme, çocukların giydiği ufak pabuç.
Edna: En aşağı, basit, değersiz.
Efal: İşler, ameller.
Efgan: Acı ile bağırıp çağırma, feryat, figan
Efil: Yavaş.
Efkar: Kederli düşünce.
Eflak: Felekler, gökler, yıldızlar.
Efsun: Sihir, büyü.
Eğerçi: Her ne kadar, ise ide, gerçi
Eğin: Omuz, sırt.
Eğlim: Kıvrım.
Eğn: Üst, boyun, arka, sırt.
Eğnine: Üstüne.
Eğva: Azdırma, baştan çıkarma.
Ehil: Yabancı olmayan, aşina, mahir, usta, becerikli; metinde, kamil insan.
Ehl-i beyt: Hane halkı, Hz. Muhammet'in ailesi. Hz. Muhammet, Hz Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.
Ehlidil: Gönül eri, sevecen.
Ejderha : Büyük canavar. büyük yılan.
Ekber: Büyük.
Ekdam: Gayret ve sebatla çalışma.
Ekincik: Olgunlaşmamış küçük boylu başak.
Eksüklik, eksiklik: Kusurlu, hataları bulunan kişi. Aciz.
Eksümek: Eksilmek, azalmak, azaltmak.
El aman: Bozgun ve sızlanma anlatır.
Elbir: Dargın olan iki kişinin arasını bulan, bir işi birlikte yapanlar, elbirliği.
Elçim: Demet, tutam.
Elest: “Elestü” Arapça'da “değil miyim?” demektir. Kuran'da Araf suresinin 172-173. âyetlerinde, Allah'ın: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunda geçer. Ruhlar bu soruya: “Evet, Rabbimizsin.” diye cevap verdikleri için biribirlerine tanık tutmuşlar ve şehadet etmişlerdir. Kıyâmet gününde her ruh burada verdiği sözü yerine getirmek, Rabbini tanımak zorundadır. Sûfîler Bezm-i Elest'de verilen cevabların bazılarının olumlu “Kâlû belâ”; bazılarının olumsuz “lâ” şeklinde olduğuna inanırlar. Bu cevaba göre kıyâmette üç sıra insan görülecektir. Rablerinin sorusuna tasdik eyleyip gözleri ve dilleriyle kabul edenler; soruyu sadece kulaklarıyla duyup kararsızlık gösterenler. Sadece lâ deyip Rablerinin birliğini kabul etmeyenler. Yunus Emre, Elest’te verilen söze, ahd-i sâbık terkibi ile de anlatır. Ona göre bu sır, bu dünyada iken bilinip yaşanacaktır.
Elhak: Gerçekten, hiç şüphesiz, doğrusu.
Elhamdülillâh: Allah'a hamd olsun.
Elez, eliz: Arı, duru, temiz, munis, uyumlu Yakut destanlarında bekareti simgeleyen kutsal ruh. (Ulu Tuyun’un kızı).
Elgay: Yurtsever
Elgörmüş: Gezgin, seyyah
Elif: Arap alfabesinin ilk harfi. İnanılır ki, öteki harflerin hepsi elifi yapan noktanın çeşitli bükülmelerinden ortaya çıkmıştır. Elif böylece, her bilginin kaynağı, her işin başı sayılmıştır. Uzun ve ince olması nedeniyle Divan şairlerimiz sevgililerinin boyunu elife benzetmişlerdir.
Elifterezisi: Uzun ve hafif yay biçimi.
Elik, eliş: Usta, eli yatkın
Elitaş: Cimri, eli sıkı
Elitez: Becerikli, mahir.
Elkatmış: Fatih, ülke fethetmiş.
Elkin: Konuk. 2 - Yolcu
Elvan: renk.
Em: İlaç, çare.
Eman: Emniyet, korkusuzluk. Yardım, imkân.
Emanet: İlahi sır. Adem'e verilen yaratılış sırrı. Yunus Emre şiirlerinde “can” anlamındadır.
Emcek: Meme, kuru veya yalancı meme denilen çocukların susturulması için kullanılan alet.
Emet: Sınır, mesafe
Eme: Hala
Emgek: Emek, zahmet, güçlük
Emlek: Emen. Duygulu, merhametli
Emlik kuzu: Süt kuzusu, süt emme çağındaki kuzu.
Emmare: Emreden, zorlayan, cebreden.
Emmi: Amca.
Emirler: Mersin yöresinde bir köy.
Emre: Düşkün, aşık, hayallerle yaşayan.
Emri hac: Haccın kurallarına uygun şekilde ve emniyet içinde edâ edilmesini sağlamak üzere görevlendirilen kimse. Hac Emiri
Emri maruf: Aklın ve şeriatin caiz ve güzel gördüğü şey, buyruk.
Emval: Mallar
Enbiya: Nebiler, peygamberler. yeni din ile gönderilmeyip, insanları önceki dine dâvet eden peygamberler. nebî kelimesinin çoğulu
Endam: Beden, vücûd, vücûdun görünüşü, boy.
Enden: Ondan, işaretten.
Endişe: Tasa, kaygı, kuşku, korku, düşünce, fikir.
Enel Hak: Ben Tanrı'yım, Ben Allah'ım. Tasavvufun en yüksek derecesine varan Sufi kendini Tanrı ile bir olmuş saydığı için ben Tanrı'yım diyebilmektedir. Hallac-ı Mansur bunu söylediği için 922'de Bağdat'ta asılmıştır.
Engel: Düşman, rakip
Engur: Üzüm
Enik: Kedi ve köpek yavrusu.
Eniyet: Kişilik
Enkiş: Tecrübeli, deneyimli, olgun
Enverusta: Halk dilinde üniversite
Epsem: Dilsiz, konuşmayan.
Er: Erkek, yiğit, derviş, tarikat yolcusu
Er dimek: Eğer demek.
Erbi: Püsküllü saç bağı.
Erdemli, ördemli: Elinden iş gelen, becerikli.
Erdi: Geldi.
Eren: Evliya, ermiş kişi.
Erez: Erişilen, mutlu olunan. Cesur, gözü kara, dayanıklı
Ergeç: Dört yaşında keçi.
Ergenekon: Maden dağı. Dağlar arasındaki yurt. Türklerin efsanevi anavatanı olarak kabul edilen yer ve Göktürklerin başlangıcına ilişkin destan.
Erişgen: Ulaşan, yetişen, devamlı erişen, erişmek için uğraşan.
Erk: Bir işi yapabilme gücü, kudret, iktidar. 2 - Sözü geçerlik, istediğini yaptırabilme gücü, nüfuz 3 - Bir bireyin, bir toplumun, başka birey, küme veya toplumları egemenliği, baskısı ve denetimi altına alma, hürriyetlerine karışma ve onları belli biçimlerde davranmaya zorlama yetkisi veya yeteneği.
Erkan: Esaslar, destekler , direkler, reisler, önemli kişiler.
Erbi: Püsküllü saç bağı
Ermiş: Dini inançlara göre kendisinde olağanüstü manevi güç bulunan kişi, eren, evliya, veli. Olgun, müdrik
Erte, irte: Yarın, sabah.
Erte namazı: Ertelenmiş, kılınmamış namaz, kazaya bırakılan namaz.
Ervâh: Ruhlar, canlar, yaşamın cevherleri
Erzayıl: Azrail.
Esen: Sağ, salim, rahat, mesut.
Esfel: En aşağı, en alçak, en sefil.
Eshab: Sahipler, malik ve mutasarrıf olanlar, Peygamber'i görmek ve sohbetine katılmak şerefine erişenler.
Eskin: Süratli,
Eslemek: Dinlemek, kulak asmak; kabûl etmek. Baş eğmek.
Eslenmek: Kulak asılmak, dinlenilmek.
Esma: İsmin çoğulu, isimler.
Esr: Yüzyıl.
Esrar: Sırlar, gizli manalar, hikmetler.
Esrik, esrük: Mecnun, kendinden geçmiş, sarhoş.
Esrimek, esrümek: Sarhoş olmak.
Essah: Doğru.
Eşg: Aşk.
Eşkal: Biçimler, şekiller.
Eşker, eşkere: Meydanda, ortada, aşikâr.
Eşkin: Hızlı, atik. Dayanıklı, metin. Rüzgarlı bölge, rüzgar alan bölge. Atlarda makbül bir yürüyüş.
Eşlik: Dost, yaren, refik. Birlikte, beraber. Eş olma durumu. Müzik Belirli bir modeli ile armoni oluşturan ve bir veya birkaç partiye bölüştürülen sesler bütünü.
Eşmek: Yürümek, yol almak, atı eşkin sürmek, koşturmak.
Eşrimek: Sarhoş olmak
Eşruk : Sarhoşluk
Etba: Uşaklar, hizmetçiler
Etmek: Ekmek.
Evcil : Evine bağlı, evcimen. Eve ve insana alışmış, kendisinden yararlanılabilen hayvan, ehlî, yabani karşıtı. Yerli.
Evcimik: Ekonomist, muktesit
Evgar: Davar sırtındaki yara, kötürüm, yatalak, yaralı.
Evin: Yiyecek, dane, tohum, içi.
Evliya : Hak dostu, hakiki dindar
Evren: Büyük yılan, ejderha.
Evvel: Öncesi olmayan.
Evvel bahar: İlkbahar.
Eyâ: Ey, hey.
Eydebil: Söyleyebilmek
Eydem: Söyleyim
Eye: Sahip, mâlik.
Eydivir: Söyleyivermek
Eydür: Söyler, der, der ki.
Eyi: İyi.
Eyin: Sırt, arka.
Eyit: Söyle
Eyitmek: Söylemek, anlatmak.
Eyle: Öyle, o şekilde.
Eylenmek: Edinmek, eylemek, yapmak.
Eytam: Yetimler.
Eyvallah: Her şeye razı olmak.
Eyvan: Saray, köşk
Eyyam: Günler.
Eyyam-ı devlet: Mutlu günler.
Eyyûb: Kur’ân'da adı geçen peygamberlerdendir. Sabır sembolü olarak da bilinen Eyyûb, İsrailoğullarındandır.
Ezel: Başlangıcı bilinmeyen zaman.
Ezel ebed: Başı ve sonu bilinmeyen zaman.
Ezeli: öncesiz, başlangıçsız.
Ezelî vatan: Elest bezmi, ruhlar âlemi.
Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi. Bir müzik parçasında baştan sona kadar belirli yerlerde tekrarlanan ses dizisi. Gidiş, yol, tarz, tempo.
Ezinç: Organik veya ruhsal büyük sıkıntı, azap
Ezrayıl: Azrail

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- F -


Fağfur: Çin’de yapılmış, Çin işi de denilen vazo, sürahi, kadeh, fincan, tabak, kâse gibi, değerli porselen. 2- Çin imparatorlarına verilen unvan.
Fahr: Övünme, övünç
Fak: Tuzak.
Fakı: Soylu, hoca, İslam fıkhını iyi bilen, fakih
Fakih: İslam hukuk bilgini.
Fakih Ahmed Kutbüddin: Menâkıbü'l-Ârifîn müllifine göre Sultanü'lUlemâ dervişidir. Horasan'dan gelerek Konya'ya yerleşmiştir. Fakîh Ahmed, Muhyiddin'in “Hızır-Namê”sine göre, Anadolu'da yaşayan en eski sûfîlerdendir. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Menkabevî bazı bilgileri, Seyyid Hârûn, Hacı Bektaş Velâyet-nâmesi gibi menâkıbnâmelerden öğrenmekteyiz. Bilinen iki küçük eserinden birincisi “Kitâbu Evsâfı Mesâcidi'ş-Şerife”, diğeri, “Çarh-nâme”dir. Doğumu ve ölümü bilinmemektedir.
Fakır, fakr: Tasavvufî bir ıstılah olarak; sülük mertebelerini yaşayıp nefsin kendi nefsi olmayıp Hakk'a ait olduğunu idrak etmek, arılamındadır. Yunus'ta fakr tamamen nefis yokluğu anlamındadır.
Fani: Ölümlü, geçici olan, yoklukla ilgili.
Farı: Yüce.
Farımak: Yaşlanmak, ihtiyarlamak, yorulmak.
Fari: Vazgeçmiş.
Fârig, farik: Vaz geçmiş, elini eteğini çekmiş.
Fariza: Farz olan, yapılması Kuran'la emredilen.
Farz: Müslümanlıkta özür olmadıkça yapılması zorunlu, yapılmaması günah sayılan Tanrı buyruğu. Doğru sonuca varmak için yapılması zorunlu olan.
Fasid, fasit : Kötü, bozuk, ara bozucu, fesat çıkaran.
Fasık: Günahkar, Hak yolundan hariç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günah işleyen ya da küçük günahlarda ısrar eden kimse.
Faş: Duyurma, açığa vurma, yayma.
Faş etmek: Açıklamak
Fatiha: Kuran'ın birinci suresi. Başlangıç, açış, giriş.
Fazl: Lütuf.
Fazlı: Erdemli, üstün, iyiliksever.
Fehm: Anlama, anlayış, izan.
Fel: İş, tutum, davranış, oyunbozanlık, dek, desise.
Felek: Dünya, alem, gök, gökyüzü, sema, talih
Fem: Ağız
Fena: Yok olma, yokluk, geçiş gitme. Tasavvufta maddi varlıktan sıyrılıp Hakk'a ulaşma.
Fena mülkü: Geçici dünya, kendi varlığından geçme.
Fent: Hile, düzen.
Fer: Güç, ışık.
Ferace: Kadınlar için bol ve uzun üst giysisi. Başörtü.
Feragat: Vazgeçmek.
Ferağ: Gözyaşı.
Feraş: Döşeyen, hizmetçi, döşeyip süpüren, hizmetkar.
Ferda: Yarın, gelecek zaman.
Ferdane: Tek başına, yalnız.
Ferec- fereci: Sevinç, neşe, ferahlık anlamına Arapça bir söz. Eskiden din adamlarının giydiği, ferah, geniş bir elbiseye fereci denirdi. Ferace bundan gelmiştir.
Ferhat: Doğu Edebiyatında bir aşk kahramanının adı. Sevgilisi Şirin'e ulaşabilmek için dağlar delip yol aşmış bir fedakarlık örneği. Mühendisliği ve nakkaşlığı da vardır.
Feridun: İran mitolojisinde Zalim Cemşid'in yerine tahta çıkarak hükümdar olur. Aslı Hint-İran Tanrılarından gelmedir.
Ferik: Bölüm, takım, bölük, topluluk.
Ferişte, firişte: Melek, günahsız suçsuz kimse
Ferman : Emir. tebliğ.
Ferraş: Döşeyen, döşemeci,hizmetçi, Kâbe'yi süpüren.
Fersah: Eskiden kullanılan, Yaklaşık 5 kilometrelik bir uzaklık ölçüsü. Çok uzun mesafe, uzaklık.
Ferseng, fersenk: Fersah
Ferş: Yeryüzü, döşeme, yayma, serme, toprağı ve umumiyetle basılacak ve gezilecek yeri örtmek üzere bir şeyi döşetme.
Fesad: bozukluk. Karışıklık, kargaşalık, ara bozuculuk. Hile. Herhangi bir konuda iyimser olmayan, kötü yorumlayan. Karıştırıcı, ara bozucu
Fetalına: Övgü.
Fetebarekallah: Ne kadar bereketli, ne kadar güzel anlamında şaşma bildirir. Allah övmüşte yaratmış anlamında bir söz.
Fetva: Şeriat üzerine bir konuda miftünün verdiği yargı.
Fevkalula: Yücelerin yücesi
Feyl: Düşünce, zihniyet.
Fıkıh: İslam hukukunda din ve dünya işleri ile ilgili ana kaynaklardan yararlanarak konulmuş olan kuralların bütünü. Bir şeyi, gereği gibi, iyice anlayıp bilme.
Fırka: Parti, grup.
Fısk: Hak yolundan ayrılma, isyan etme, günah, suç.
Fidanrıar: Fidanlar.
Fidi: Anlamı kaz veya hindi yavrusu olsa da halk ağzında fide anlamındadır. Yunus Emre şiirlerinde bu sözcüğü feda anlamında kullanmıştır.
Figan: Acıyla bağırma, inleme.
Fikr: Düşünce.
Fikret: Düşünce, fikir. Akıl, zihin. Kuruntu.
Fil: Satranç oyununda çapraz hareket eden iki taşın adı.
Filhal: Şimdi, hemen. Bu halde. Haddi zatında.
Firağ: Ayrılık, ayrılık acısı, firak.
Firak: Hasret, özlem, ayrılık, sıkıntı
Firavun: Mûsâ Peygamber çağında yaşayan ilâh olduğunu iddia eden Mısır hükümdarı. Kur’ân'da kıssası uzunca anlatılır.
Firdevs: Cennette altıncı bahçe, sekiz cennetten biri.
Firez: Ekin, yeni çıkmaya başlamış ekin.
Firişteh: Melek.
Firkat: Ayrılık
Fitne: Bela, sıkıntı, ara bozma, karışıklık çıkarma.
Fizah: Yüksek sesle ağlama
Fodul, fodulluk: Sıradan, töreden dışarı iş yapan, söz söyleyen ham kişi, münasebetsiz.
Furkan: Kur'an. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı, hak ile batılı ayıran kanıt. İyiyle kötü ve doğruyla yanlış arasındaki farkı gösteren her şey.
Fuzul : Fazla şey, lüzumsuz söz.
Fuzulluk, fuzullık: Lüzumsuzluk, münâsebetsizlik
Füruş: Satan, satıcı
Fülfül: Karabiber
Fürkan: Kuran, doğruyla eğriyi gösteren.
Fürkat: Ayrılık.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- G -

Gaddar: Zulmeden, kıycı.
Gaf: Gaflet hali.
Gaffar: Günahları bağışlayıcı, Tanrı.
Gaffârü'z-Zünûb: Günahları affeden, bağışlayan, acıyıp merhamet eden Allah.
Gafil: Habersiz, dikkatsiz.
Gaflet: Dalgınlık, aymazlık.
Gafur: Gayretli, çok çalışkan. (Allah'ın adlarından biridir.)
Gah: Ara sıra, bazen, yer.
Gaib, gayıb: Görünmeyen, göz önünde bulunmayan, gizli ve bilinmeyen alem.
Galaba: Topluluk, kalabalık
Galmagal: Kavga, çekişme.
Galtan: Yuvarlak, tekerlenen, yuvarlanan, top
Gamı hicr: Ayrılık derdi.
Gamgin: Gamlı, kederli.
Gamgüzar: Vaktini gamlanarak geçiren.
Gammaz: Yalan haber getirip götüren kötü kişi. Münafık, fitneci, birini birine çekiştiren.
Gamze: Yanak çukuru.
Gani: Tanrı, zengin, varlıklı.
Gapuvan: Kapına.
Garbi: Batıdan esen yel
Garet: Yağma, talan, çapul.
Garez: Düşmanlık.
Gargış: Beddua, ilenç.
Garip: Kimsesiz, zavallı olan. Yabancı, gurbette yaşayan, elgin. Acayip. Dokunaklı, hüzün veren
Gark: Boğulma, batma.
Gark olmak: Batmak, o şeyde boğulmak, o şeye benzemek.
Gasavat: Kasavet, tasa, kaygı.
Gassal: Ölü yıkayıcı.
Gavvas: Çok gayretli, çalışkan, suya dalan, dalgıç, inci arayan dalgıç.
Gayet: son.
Gaybet, gıybet: Dedikodu. Başka yerde bulunmak, bir şeyin diğer bir şey içinde kaybolması.
Gayıtmak: Dönmek, geri dönmek.
Gayr: Ayrı, başka.
Gayya: İslam inanışına göre, Tanrı buyruklarını yerine getirmeyenlerin içine atılacakları, cehennemde bulunan bir kuyunun ya da derenin adı.
Gazal: Ceylan, ahu.
Gazel: Sararmış yaprak, kurumuş yaprak.
Gazi: Ülkesi için savaşmış kişi.
Geda: Dilenci
Gede: Yoksul.
Gedek: Görev, vazife 2- Oyuk, kırılıp yıkılarak açılan yol
Gedik: Bir düzey üstündeki yıkık, çatlak veya aralık, rahne. Dağ geçidi. Boşluk, eksiklik. Güçlük, güç durum. Yarma saldırısında düşman mevzilerinde açılan yer. Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz. Eksik dişli.
Gedilmek: Bir yanından eksilmek, bütünlüğü gitmek. Gedik açılmak
Gediz: Su birikintisi, gölet
Geh, gâh: Bazı.
Gelberi: Büyük ocaklardan ateşi dışarı çekmek için kullanılan uzun saplı demir araç. Tırmık. Harman döküntülerini toplamaya yarayan araç. Ağaç dallarını budamak için kullanılan eğri demir.
Gele gör: Gel de gör.
Gelüben: Gelerek veya gelip anlamına gelir.
Gelüğün: Gelin
Gemgin: Gamlı, üzüntülü.
Gen: Geniş
Genc: Hazine, define.
Genc yaz: İlkbahar.
Gencay: Hilal, yeni doğan ay.
Gence: Azerbaycan'da, Kuzey Kafkasya Dağları eteğinde bir yerleşim birimi. Rusça adı Kirovabad ya da Elisavetpol olan şehir. Leyla ile Mecnun, Husrev ile Şirin gibi halk öykülerini ilk kez mesnevi tarzında yazan büyük ozan Genceli Nizami'nin doğduğu yer.
Genchane: Hazinenin bulunduğu yer.
Genc-i nihan: Gizli hazine.
Genc-i pinhan: Gizli hazine, kenz-i mahfi.
Genez, geniz: Kolay. 2- Yaraşır, uygun.
Geniyile: Genişliğiyle.
Gensiz, gensüz, gensizin, gensüzin: Dar, isteksiz, isteği olmayarak, istemeyerek, ister istemez.
Gensüz söylemek: İsteği olmadan, istemeyerek söylemek.
Gensüzin: İsteksiz.
Ger: Eğer, şayet
Gerdan: Vücudun omuzlarla baş arasında kalan ön bölümü. Şişmanlarda çenenin altındaki tombulluk. Kesim hayvanlarında boyun
Gerdân, gerden: Dönen, dönücü.
Gerdun: Kainat, evren.
Gergef: Üzerine nakış işlemek için kumaşın ya da bezin gerildiği çerçeve, germe çerçevesi.
Geşimek: Geviş getirmek.
Geşt: Gezme, dolaşma, seyretme, geçme.
Geşt etmek: Gezmek, dolaşmak, seyretmek, geçmek.
Gevde: Gövde, vücut.
Gevher: Elmas, değerli taş.
Gey: Yeni sürülmüş tarla
Geyikli Baba: Geyiklerle gezip arkadaşlık ettiği için, halk arasında Geyikli Baba diye bilinir. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi zamanında 1275 - 1350 Tarihleri arasında Bursa'nın Babasultan köyünde yaşamış Türkmen şeyhi. Vefai tarikatına mensup olan Geyikli Baba, Bursa'nın Osmanlı idaresine geçmesinde rol oynayan abdallardan birisidir. Kendisiyle aynı dönemde yaşayan Yunus Emre'nin eserinde adının Hasan olduğu zikredilmiştir. Söylentilere göre günümüz Azerbaycan topraklarındaki Hoy civarından Anadolu'ya gelen Geyikli Baba, Babasultan köyünün bulunduğu yere yerleşerek bu köyün kuruluşuna önderlik etmiştir.
Gılman: Cennetekilere hizmet eden yakışıklı delikanlı.
Gış: Kış.
Gıya bakmak: Alıcı gözle bakmak. Yan bakmak.
Gıybet: Dedikodu
Gız: Kız.
Gidi: Deyyus, pezevenk.
Gil: Bir adın sonuna eklenerek soy, aile kavramı veren ve ünlü uyumuna girmeyen bir ek. "Bu akşam Aligil bize gelecek" 2 - çoğul eki ler, lar ile birlikte hayvan ve bitki familyalarını bildiren adlar luşturur; örneğin gergedangiller, çınargiller gibi.
Gile: Şikâyet, vadi.
Gine: Gene, yine
Gir: Tutan, tutucu
Giray: Uygun, layık. Kırım hanlarına ve han ailesinden olan prenslere verilen unvan.
Gird-i hal: Toz kabarcığı, toz zerreciği, fakr ve tevazu için bir benzetmedir.
Girdar: Amel, fiil, iş.
Girersevüz: Eğer girersek.
Giriban: Yaka.
Giriftar: Esir, tutsak, yakalanmış
Giriv: Bağırma, çığlık.
Giriv ü zemzeme: Bağırıp çağırma.
Girm: Kurt, kurtçuk.
Girü: Geri, tekrâr, sonra, yine, başka.
Giryan: Kederli, üzgün, ağlayan.
Giz: Sır
Gizlenbeç: Saklanbaç.
Gizlenç: Hazine, define
Gonca: Henüz açılmamış veya açılmak üzere olan çiçek, tomurcuk.
Gor: Mezar, kabir, sin.
Gora: Koruk, üzüm.
Gorhana: Anıt mezar, türbe.
Goşa: Çift, iki.
Govun: Kavun.
Goynuvan: Koynuna.
Göbelek: Mantar.
Göçgünci: Bir yerden bir yere göçen, göçebe, göçer.
Göğerçin: Güvercin.
Göğçek: Güzel
Göğnek, gönlek: Gömlek
Göğnük, göynük: Yanık, yanmış. Güneşte yanmış. İyice olmuş, olgunlaşmış. Acısı olan, elemli. Orman yakılarak açılan tarla.
Gökben: Tanrıdan gelen, gök parçası. Masmavi.
Gökçe, gökçek: Gök rengi, mavi. Güzel, zarif, çekici, gözalıcı.
Göklen: Ulu, mübarek.
Gökmen: Tanrısal, Tanrıdan gelen. Mavi gözlü.
Gökren: Gömgök.
Göktürk: Köktürk, VI-VIII. yüzyıllarda Moğolistan ve Orta Asya'da yaşamış eski bir Türk ulusu ve bu ulustan olan kimse. 2 - Eski türk inancına göre Tanrı tarafından gökte yaratılıp, yeryüzüne yollanan Türk.
Gömeç: Kuyuda toprak fırında pişirilen ekmek.
Gönelmek: Yönelmek, belli bir yön tutmak, yüzünü belli bir yöne doğru çevirmek, teveccüh etmek, yönlenmek
Gönen: Nem.
Gönenmek: Mesut olmak
Gönilmek, gönülmek: Yönelmek, teveccüh etmek, yüzünü döndürmek.
Gönül: Gönül, yürek, kalp.
Gönül düşürmek: Aşık olmak.
Gönül eri: Açık yürekli, güvenilir, hoşgörüsü geniş, ehli dil kimse.
Gönülek: Gömlek.
Görgü: Bir toplum içinde var olan ve uyulması gereken saygı ve incelik davranışları, terbiye. Bir kimsenin, yaşayarak ve deneyerek elde ettiği birikim, deneyim.
Görgüç, gözeri: Dürbün.
Görkem: Göz alıcı ve gösterişli olma durumu, gösteriş, debdebe, ihtişam, tantana, haşmet, şatafat, şaşaa. Büyüklük.
Görk: Güzellik, heybet, gösteriş.
Görklü: Güzel, heybetli, gösterişli
Görüben: Görerek, görürüm
Gövce maş: Yeşil mercimek.
Gövel: Gök mavisi
Gövez: Mağrur, gururlu.
Gövü: Güven, itimat.
Göy: Gök, gökyüzü. Taze, genç
Göymek: Yanmak, yanacak hale gelmek.
Göynü: Yanık.
Göynümek : İçten yanmak.
Göyne göyne: Yana yana.
Göz göz olmak: Delik deşik olmak, çok acı çekmek.
Gözbağcı, gözbaycı: Sihirbaz, illüzyonist.
Gözde: Beğenilen, göze girmiş, el üstünde tutulan, emsallerinden daha üstte bulunan. Önemli bir kimsenin beğendiği kadın.
Gözgeç, gözgör, gözgü: Ayna
Gözgü: Ayna.
Gözgün, gözüngü: Ayna.
Gözsepek: Köstebek
Gubar: Toz.
Gudur: Kuşkulu düşünce, kılı kırk yarmak.
Gudur koymak: Aklına getirmek, kuşkulu düşünmesine sebep olmak.
Gufran: Allah'ın günahları affı, Allah'ın rahmeti.
Gulgul: Bağrışıp çağrışma, şamata, çığlık, gürültü, patırtı, velvele.
Gulgule: Bağrışıp çağrışma, şamata, çığlık, gürültü, patırtı, velvele.
Gulam: Sakalı bıyığı çıkmamış delikanlı, genç, tutsak, köle
Gur: Kabir, mezar
Gurap: Karga.
Guş: İşitme, dinleme
Gussa: Tasa, sıkıntı, üzüntü.
Güç: Zor, kuvvet; istek.
Güç görmek: Zorlamak.
Güç götürmek: Zorlamak.
Güç üzmek: Olmasını istemek. Güçlükle halletmeye çalışmak. Zorlamak.
Güft, guft: Söz, lakırtı
Güftar: Konuşma, söz, lakırtı
Güçücek: Küçücük.
Güdül: Saç üzerinde pişirilmiş mısır ekmeği. Kısa, kalın. Gözü pek.
Güdür: Hayal, kurgu
Güher, gevher: İnci, mücevher.
Gülbang, gülbenk: Çeşitli Tasavvuf törenlerinde yüksek sesle okunan dua. Alevi törenlerine gülbank çekmek olarak girmiştir.
Gülreği tutmak: Güleceği gelmek.
Gülşen: Gül bahçesi.
Gülistan: Gül bahçesi.
Gülişgen: Çok gülüşen, birkaç kişiyle birlikte kahkaha atan.
Gülizar: Gül yanaklı.
Gülrek: Kahkaha atan, çok gülen.
Gülzar: Gül bahçesi.
Güman: Sanma, sanı, şüphe, kuşku
Gümrah: Gür, bol, sık, çok.
Gün: Güneş, güneş ışığı, gündüz.
Güne: Güneş gören yer, güneşli yer.
Günelmek, gönülmek: Yönelmek, teveccüh etmek.
Günevi: Güneşin doğduğu yer, doğu yönü.
Günlük: Tütsü için kullanılan bir çeşit ağaç sakızı.
Günü yetmek: Günü, zamanı gelmek.
Günüz: Gündüz.
Gürk, gurk: Kuluçka.
Güruh u Naci: Kurtulmuş topluluk.
Gürülenmek: Artar biçimde alazlanarak yanmak, harlanmak.
Güvah: Şahit, delil, tanık.
Güz: Sonbahar.
Güzaf: Boş, asılsız söz, yalan söz.
Güzar: Dolaşma, gezinti.
Güzer eylemek: Geçmek.
Güzer itmek: Geçmek.
Güzide: seçilmiş, seçkin.
Güzin: Seçkin, seçilmiş, seçen.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- H -

Ha dimedin: Hemen, derhâl, ha demeye vakit kalmadan.
Hab: Gizli, saklı.
Hâb: Uyku, ölüm, düş.
Habip: Sevgili, sevilen, dost. Allah'ın isimlerinden.
Habil: Hz. Adem'in oğularından biri.
Habs: Zapdetme, tutma, hapis, alıkoyma.
Hacat: İhtiyac, lüzûm, muhtaçlık.
Hace: Hoca, efendi, ağa, sahip, vezir.
Hacer: Taş
Hacerü'l-Esved: Karataş, Ka'be'nin duvarındaki mukaddes taş.
Hacet: İhtiyaç, dilek, istek.
Hacetgah: Dilek yeri, ihtiyâcın bildirildiği yer.
Hacı: Din buyruklarını yerine getirmek için hacca gitmiş Müslüman. Kudüs, Efes vb. kutsal bir yeri ziyaret etmiş olan Hristiyan.
Hacil düşürme: Utandırma.
Haç: Put. İstavroz.
Haçan: Ne vakit, ne zaman, mademki, ne çabuk.
Hadd: Şeriatçe verilen ceza.
Hadi: Hidayete ermiş, mürşit.
Hadini, hadi imdi: Acele et, harekete geç.
Hadis: Hz. Muhammed'in söz ve davranışları. Bu söz ve davranışları inceleyen bilim.
Hafa: Gizli yer.
Hafid: Torun.
Hak: Adalet. Pay. Doğru, gerçek. Eski dilde toprak.
Hak kalemi: Alın yazısı, talih.
Hak kapısı: Tanrı yolu.
Hakk: Allah. Doğruluk, doğru, gerçek.
Hakke'l-yakîn: Bularak inanmak. Hakikati müşahede edip, yaşamak hali. Yakîn makamlarının sonuncusu. Hakikat ehlinin makamı.
Hakı yeksan: Yerle bir olmak.
Hakayık: Gerçekler, hakikat.
Hakık, hakik: Akik, değerli bir taş türü.
hakikat: Gerçek, Kuranın gizli anlamlarının bilindiği makam
Hakk'ın cemali: Tanrı'nın güzelliği.
Hakkel yakin: Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.
Halal: Nikahlı kadın.
Halas: Kurtulma, kurtuluş.
Halayık: Kadın köle, cariye. Yaratıklar, yaratılmışlar. İnsanlar.
Haldaş: Aynı durumda, hal arkadaşı.
Halfet: Yalnızlık, dervişlerin tapınma için tek başlarına bir yere kapanmaları, alvet.
Hali: Tenha, boş, sahipsiz yer, kayıtsız, uzak.
Halife: Birinin yerine geçen.
Halik: Yaradan, Tanrı, Allah
Halil: Sadık, samimi, dost. Hz. İbrahim'in sıfatıdır.
Halim: Yumuşak huy.
Halis: Saf, duru, saffetli, pek beyaz. Hilesiz, katıksız.
Halise: Karışık olmayan, saf, katışıksız. İçten, samimi.
Hall: Giren, dahil olan.
Hallacı Mansur: "Ben Tanrı'yım" (Enel Hak) dediği için 10. yüzyılda Bağdat'ta asılan Sufi.
Halvet: Yalnızlık, tenha yer, tenhaya çekilme.
Ham: Terbiye görmemiş kişi, çiğ.
Hama: Suriye'de, Asi Irmağı kıyısında kurulu, dokumalarıyla ünlü şehir.
Hama kuşağı: Hama şehrinde dokunan bir cins kuşak.
Hamakat: Ahmaklık, anlayışsızlık.
Hamaret: Kızıllık.
Hamayıl: Hamail, muska, tılsım, bağ.
Hamaylı: Boyuna asılan muska, kılıç bağı.
Hamil: Yüklenen, gebe, hamile.
Hamir: Maya, içki mayası, Şarap
Hamr: Aşk şarabı.
Hamza: Arap savaşçısı. Abdülmuttalib'in oğlu ve Hz.Muhammed'in amcası. Ölümü: Uhud Savaşı, 625.
Han: Sofra. Yol üzerinde veya kasabalarda yolcuların konaklamalarına yarayan yapı. At, eşek gibi hayvanların yattığı yer. Dükkân. Günümüzde Büyükşehirlerde serbest mesleklerde çalışanların oda veya daire tutup çalıştıkları birkaç katlı yapı. Doğu ülkelerinde yerli beyler ve Kırım girayları için kullanılan unvan. Eskiden Osmanlı padişahlarının adlarının sonuna getirilen unvan.
Han döşemek: Sofra döşemek, yemek sunmak.
Handan: Şen, neşeli.
Hane: Ev, gönül.
Hanedan: Konuksever, vergili, belli ve büyük soydan gelen kimse.
Hanende: Okuyan, şarkı söyleyen.
Hanman: Ev, bark, yurt
Hannar: Hanlar.
Hannas: Şeytan.
Hanuman: Mal, mülk, ev bark.
Har: Eşek, hakir, aşağı, hor, zelil, bayağı.
Harabat: Meyhane, harabeler, viraneler, yıkıntılar.
Haram: Din kurallarına aykırı olan, dinî bakımdan yasak olan, helal karşıtı. Yasak
Harami: Haram yiyen, yol kesen, hırsız.
Haramzade: Anası babası belli olmayan, piç.
Harc: Vergi, bir iş için kullanılan madde, bir işe sarfedilen emek, sarf.
Harcı: Çaba.
Harcısı : Uygunu
Hared : Hışım etmek, men etmek, engel olmak, yasaklamak.
Harı: Atın hızlı koşması, şaha kalkması.
Haridar: Müşteri, alıcı. satın alma
Harif: İş ehli, iş sahibi.
Harir: İpek.
Harir don: İpekten yapılmış elbise.
Haris: Kıskançlık, çekememezlik.
Hark: Su yolu.
Harut Marut: İnsanları kötü yola çekmek için dünyaya gönderilen iki melek. Büyü ile uğraştıkları için kıyamete kadar kalmak üzere Babil'de bir kuyuya baş aşağı asılmışlardır.
Hasbal, hasbihal: Konuşma, durumunu anlatma.
Has: İyi, güzel, en güzel.
Hasbeten lillah: Allah rızası için.
Hasenat: Güzellikler, iyi ameller.
Haset: Kıskançlık.
Hasıl: Ortaya çıkmak, türemek
Hasir: Donuklaşmış.
Hass-ı havas: Hasların hası, gerçeğe ulaşanlar. Seçkinlerin seçkini.
Hasuam: Herkes, ileri gelenler ve halk, amuhas
Hassül: En güzel
Hassül has: En güzel, en has.
Haşa: Asla, kesinlikle, hiçbir zaman.
Haşar: Yaramaz. 2 - Çalı fasulyelerinin sarılması için yere dikilen çubuk
Haşer: Kalabalık.
Haşerat: Zararlı böcekler.
Haşimi: Yüzdeki benlere biçimlerine göre verilen bir ad.
Haşr: Kıyamet günü.
Haşri neşir: Kıyamet.
Hat: Kaş, saç, kirpik.
Hatar: Tehlike.
Hatem: Çok cömert, mühür, üstü mühürlü yüzük, Arap kabileleri arasında tanınmış ''Tayyi'' kabilesine mensup ve cömertliği ile tanınmış ''İbnü Abd-illah Bin Sad'ın lakabı.
Hatır: Gönül.
Hatif: Yitikler evreninden haber veren melek.
Hatt: Çizgi, yol, yazı, satır.
Hattâb: Oduncu. Hz. Ömer'in lakabı.
Havale: Bir işi bir başkasının sorumluluğuna bırakma, ısmarlama, devretme.
Havar: Bağırtı, yardım dileme.
Havas: İleri gelenler, seçkin kişiler.
Havf: Korku.
Havf ü reca: Korku ve ümit
Havsala: Zihnin bir şeyi kavrama kabiliyeti. Anlayış, akıl.
Havva: Dini inanışlara göre dünya üzerindeki ilk kadın, Havva Ana. Hz. Âdem'in eşi.
Havz: Havuz, su biriktirmeye mahsus üstü açık, etrafı duvarlı yer.
Hay: Haydi anlamında hitap.
Haya: Hicap, Utanma, utanç, sıkılma.
Hayf: Haksızlık, zulüm, yazık ki, heyhat, vah.
Hayran : Şaşkın
Hayy: Daima diri, ölmek ihtimalinden uzak. Allah. Hayatı zerreden küreye tedricen yayılan ve herşeyde hareket şeklinde tezahür eden varlık.
Hayyül beka: Ebedi diri olan Allah
Hayz: Kadınlara mahsus ay başı hali.
Hazan: Güz, sonbahar.
Hazer: Sakınma, korunma.
Hazık: Tabib, hekim, işinin ehli.
Hazne: Hazine
Hece: Mezar taşı
Hecin, hecin: Hörgüçlü deve.
Hecri gam: Ayrılık acısı.
Hedeng: Ok.
Helekleme: Yok etme, helak etme.
Helise: Buğdaydan yapılan bir yemek.
Heman: Aynı şekilde, öylece, derhal.
Hemdem: Yoldaş, yol arkadaşı.
Hemene: Çabucak.
Hemin: Henüz, daha, yeni
Hemişe: Her zaman.
Hemmi: Bütün, hepsi.
Hemrah: Yol arkadaşı, aynı yolu tutan.
Hemraz: Sırdaş.
Hercai: Hiçbir şeyde kararlı olmayan kimse, gelgeç, yeltek. 2.Aşkta değişken.
Hergiz: Hiçbir zaman, asla
Herk: Anıza bırakma.
Heva: Arzu, meyil, heves
Hevaset: Nefse uyarak yapılan şeyler, kötülük.
Heves: Gelip geçici istek, nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek.
Hevik: Yazık.
Hevl: Korku.
Heybet: Hürmetle beraber korku hisssini veren hal. Azamet, sakınıp korkulacak hal.
Hezar: Bin.
Hezar destan: Bülbül şakıması; Aşığın sözleri ve şöhreti için benzetme.
Hezaran: Bin, binler, binlerce. Bülbül, bülbüller.
Hıdmet: Hizmet
Hıfzet: Saklamak, aklında tutmak.
Hıkd: Kin tutma, öç almak için fırsat gözetme.
Hınzır: Domuz.
Hıram: Nazlı, edalı, salına salına gidiş.
Hırkapuş: Hırka giyen, derviş.
Hırman, hırmen: Harman.
Hırs: Aç gözlülük. Tamakarlık, arzu.
Hısım: Akraba, aralarında yakınlık kurulan kişiler.
Hışm: Öfke, hiddet, gazab, kızgınlık.
Hışmeylemek: Kızmak.
Hırızma: Burna takılan halka, azgın hayvanların ağzına geçirilen demir, gem.
Hıyaban: İki tarafı ağaçlık, geniş yol. Bulvar.
Hıyan: Hain.
Hıyanet: Hainlik, vefasızlık, sözünde durmayan.
Hızır: Ebedî hayatın sembolü, Musa şeriatine bağlı bir peygamber veya eren. Âb-ı Hayât içtiği için ölmezliğe erişmiştir. Hızır, İlyâs’la beraber yardım isteyen kulların yardımına koşar. Hızır daha çok karada yardımcıdır.
Hızır ve İlyas: Hızır ve İlyas Peygamberler. Hızır ile İlyas'ın aynı ulu kişi oluğuna inanıldığı gibi, Hızır ile İlyas'ı kardeş sayan halk inanışları da vardır. İnanışa göre İlyas yağmura egemendir. İlyas'ın peygamberliği Kur'an'da anılır. Hızır da Kur'an'da geçer. Halk inancına göre Hızır ölümsüzlüğe Abıhayat içerek kavuşmuştur. Hak katından aşıklık bağışlananlara aşk badesini sunanlardan başlıcasıdır. Hızır inancını Gılgamış desdanına bağlayan görüşler de vardır. Hızır, darda kalanlara yardım edicidir. ''Kul bunalmayınca Hızır yetişmez.'' Halk takviminde yazın başlangıcı sayılan 6 Mayıs Hıdrellez günü, Hızır ile İlyas'ın kavuştukları gün sayılır. İnanca göre Hızır'ın atı Bozat'dır. Tüm Doğu Anadolu'da Hızır, Bozatlı Hızır olarak anılır.
Hicap: Perde, örtü, utanma.
Hicaz: Arabistan'da Mekke-i Mükerreme ile Medine'nin bulunduğu yerler. Hac ibadetini yapıldığı mekan.
Hicin, hecin: Koşu için kulanılan yük taşımayan hörgüçlü güçlü deve.
Hicr, hicran: Ayrılık.
Hicret: Memleketten memlekete göç, Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye göç etmesi ki İslam takviminde tarih başı sayılır.
Hidayet: Olgunluk, doğru yolu bulmak.
Hidmet: Hizmet.
Hikmet: Bilgelik, sebep, gizli sebep, özlü söz, vecize
Hilaf: Zıt düşünceli, karşı fikirli, aleyhtar.
Hilat: Eskiden devlet büyüklerinin giydiği süslü giysi, kaftan
Himmet: Çalışma, gayret etme, bir işe girişmek, manevi yardım, manen birine yardım etmek.
Hired: Akıl, us.
Hisab: Hesap
Hitamü'l-mürselin: Hz. Peygamber.
Hod: Kendi, esasen, bizzat.
Hod be hod: Kendi başına, kendi kendine
Hodbin: Bencil, kendisini beğenen.
Hon, han: Sofra.
Hor: Değersiz, aşağı.
Horlık: Aşağılık, aşağı olmak.
Horus: Horoz.
Hot: Ters, sinirli kimse.
Hoyrat: Rakip, düşman, kaba adam.
Hörü: Huri.
Höşmerim: Peynirle yapılan bir tatlı.
Höyük: Tepe.
Hu: Ünleme, selam.
Hub, hup: Sevgili
Hûb: Güzel.
Hubbül vatan: Vatan, sıla sevgisi.
Huccac: Hacılar.
Huddam: Hademeler, görevliler, hizmetçiler.
Hulk: Huy, ahlâk.
Hulkum: İnsan veya hayvan boğazı, ağızdan mideye giden yol
Hulle, hülle: Cennet elbisesi
Hulle donu: Cennette hurilerin giyeceği elbise.
Hulu: Huylu
Humar: İçkinin verdiği sersemlik, baş ağrısı.
Hun: Kan, kanlı.
Huni: Kan dökücü.
Hünkâr: Padşah, hükümdar, sultan.
Hur, huri: Ahu gözlüler, çok güzel cennet kızları.
Hurç: Heybe.
Hurd: Ufak, küçük parça.
Hurd u ham: Parça parça.
Huri: Cennette yaşadığına inanılan kızlara verilen ad, genç ve çok güzel kadın.
Hurrem: Sevinçli, Ferahlık veren.
Husrev: Husrev ve Şîrîn hikayesinin erkek kahramanı. Padişah oğlu olup Ferhat'ın sevgilisi Şirin'i sevmiştir.
Huş: Akıl, fikir, zeka.
Huşyar: Aklı başında, akıllı.
Hut: Balık.
Hübb ül vatan: Vatan sevgisi.
Hüccet: Senet, vesika, delil.
Hüccetlü: Reddedilmeyecek delilli, senetli.
Hüda: Tanrı, Allah
Hükmi sultan: Sultan emri.
Hüma: Devlet kuşu, yükseklerden uçan ve kişinin başına konarak talihini değiştiren kuş. Türkçe'de Umay kuşu da deniyor.
Hüner-pişe: Maharetli kişi, marifet sahibi.
Hürmetlü: Şerefli, saygın, riayet edilen.
Hüsn, hüsün: Güzellik.
Hüve: O(Allah). Allah'ın zat ismidir.
Hüzn: Gam, üzüntü, tasa, üzünç.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- I -

Iğranmak, ırganmak: Sallanmak.
Ilan: Yılan.
Ildız, ılduz : Yıldız
Ilgar: Verilmiş söz, ant.
Ilgın, ılgıt: Yavaş.
Ikrar: Söylemek, inancını sözle söylemek.
Ilkım: Uzaktan titreyerek gelen ses, karların eriyip akması.
Inık: Boyun bükme, itaat etme.
Irağ: Irak, uzak.
Irahman: Rahman.
Irak: uzak.
Iramak: Uzamak, uzaklaşmak.
Iralamak: Uzaklaştırmak
Iras gelmek: Rastlamak.
Irgalamak: Yerinden oynatmak, sallamak, sarsmak.
Irılmak: Ayrılmak, uzaklaşmak, yorulmak.
Irımak: Ayırmak
Irk-ı tahir: Irkı temiz.
Irlamak: Türkü söylemek.
Irma: Uzaklaştırma, kaybetme.
Irmak, ırılmak: Ayrılmak, dağılmak, uzaklaşmak.
Irz: Namus
Is: Sahip.
Isıcak: Sıcak.
Ismarlamak: Tevdi etmek, emanet etmek
Issı: Sıcak, sıcaklık, harâret.
Işık: Cisimleri görmeyi, renkleri ayırt etmeyi sağlayan fiziksel enerji, erke, ziya, nur, şavk. Melameti ve kalenderi tavırlar gösteren, Bektaşi ve Hurufîler içinde yaşadıkları sanılan Ehl-i sünnetten olmayan, batıni ve şia temayüllü bir grup.
Işılamak: Parlamak.
Işıtmak: Aydınlatmak, parıldatmak.
Işk: Aşk, candan sevme, sevgi.
Ivaz, ivaz: Karşılık, taviz.
Iyan, ayan: Açık, belli.
Iyş: Zevk ve sefa, işret

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- İ -

İ: Ey
İade: Geri çevirme
İane: Yardım
İaşe: Yaşatma, geçindirme, besleme.
İbadet: Tanrı buyruklarını yerine getirme, Tanrı'ya yönelik saygı davranışı, tapmma, kült.
İblis: İnsanları Allah yolundan çıkarmaya çalışan şeytan. Vesvese veren. Hannas.
İbra: Borçtan kurtulma, aklanma, hastayı iyi etme.
İbrahim Edhem: İlk sufilerden ve sahabeye ulaşanlardandır. Belh şehzadesi iken malını yağmaya vermiştir.
İbrahim Peygamber: Halilullah. İsmail Peygamber'in babası. Nemrud tarafından ateşe atıldığı halde bu ateş onu yakmamış, sabırla selâmete çıkmıştır. Tevhid dininin babası kabul edilen İbrahim, Hz. Muhammed’in büyük atasıdır.
İbrani: İsrail oğullarından olan
İbret: Ders, insanı gafletden uyaran hadise, tuhaf, acayib.
İbtida: Önce, ilk önce, başlangıç.
İbrim ibrim: Dalga dalga ibrişimli, gelinin başına takılan ipek tel.
İcazet: İzin, onay.
İç bazar, iç pazar: İç alışveriş, İçeriye yönelmek; insanın içiyle, gönlü ile alış verişi. Murakabe.
İçre: İçinde, içeri.
İçün: İçin.
İder: Eder, yapar.
İdrîs: Kur'ân-ı Kerîm'de ismen zikredilen peygamberlerdendir. Hz. Şît'in oğlu. Terzilerin piri.
İdük: Adak, Adak için ayrılan yünü kırkılmayan, sütü sağılmayan, yük vurulmayan hayvan. Kutlu ve mübarek olan.
İflah: Onma, zor durumdan kurtulma, iyi duruma gelme.
İflah olmak: Kurtulmak.
İfşa: Meydana çıkarma, açığa vurma, gizli bir şeyi yayma.
İftihar: Öğünme.
İftira: Birine yalandan bir suç yükleme
İğ: Eksen, ip vb. şeyleri dolamaya yarayan ucu sivri iğne.
İğit: Yiğit, erkişi.
İğen: Pek, çok.
İğenli: Güzel kokulu.
İğva: Hırslandırma, kışkırtma.
İhlas: Özlü, gönülden davranma, içtenlik, temiz yüreklilik, Tanrı'nın birliğini belirtme.
İhsan: Cenab-ı Hakk’ı görüyormuş gibi ibadet etmek. İyilik, lutuf, bağış, güzellik. İyilikle muamele etme. Kulun mürakebe içinde olmasıyla İlahi inayetin erişmesi.
İhtisap, muhtesip: Belediye başkanının görevi, belediyeye verilen vergi.
İhtiyar: İstek, arzu, razı olmak, katlanmak. Yaşlanmış kişi.
İhvan: Candan bağlı arkadaş, dost, tarikat arkadaşları.
İkab: Azap, eziyet.
İkdam: Gayret ve sebatla devamlı çalışma.
İki cihan: Dünya ve ahiret.
İkicilik: Kararsız.
İklim: Bölge, ülke, memleket.
İkrar: Saklamadan söyleme, açığa vurma, tarikata girdiğini dil ile söyleme.
İlayık: Layık, yaraşır.
İl: Memleket, ülke, şehir.
İlahi: Tanrı'yı övmek, ona dua etmek için yazılıp makamla okunan nazım
İlen: İle.
İletmek, iltmek: Götürmek, ulaştırmak.
İley: Taraf, yön.
İleyinde, ileyünde: Yönünde.
İlgar: Verilmiş söz, ant, ılgar.
İlkyaz: Bahar, ilkbahar.
İlla: Mutlaka, eğer, aksi halde, ne olursa.
İlmel yakin: Kesin ve şüphesiz bilgi demektir. İlim ile bir şeyi bilmek ve tanımaktır. Bu bilgi kesinliği ispatlanmış olan bilgidir. Kesinliği delillerle ispat edilmeyen şeye bilgi denmez, malumat denir. Bilginin yakîn mertebesi kesin bilgidir.
İlmi batın: Öz ilim, hakikat ilmi, tasavvuf. Ledün.
İlmi ledün: Tanrı sırlarından ve Tanrı niteliklerinden söz eden bilim.
İltmek: İletmek, taşımak, götürmek
İltirmek: İletmek, taşımak,götürmek.
İlyas: Kuran'da ismi anılan İsrail peygamberlerindendir. İlyas, zamânındaki hükümdârlarla çok mücadele etmiştir. Denizde dara düşen kişilere yardım ettiği söylenir.
İmaret: Bayındırlık, mamur olma. Yoksul olma, yoksullara yiyecek dağıtan hayır evi.
İmdi: Şimdi, buna göre, bu durumda, artık.
İmhal: Zaman vermek
İmran: Musa peygamberin babası, Kur'an'ı Kerim'in üçüncü suresi.
İmran oğlu Musi: Musa peygamber
İmruz: Bugün.
İn: Bu, şu.
İnam: Emanet, vedia. Nimet verme, lütuf ve ihsanda bulunmak.
İnayet: İyilik, lütuf, çaba.
İncü: İnci.
İnen: Çok, pek, daha çok, gayet ziyade.
İngin: Alçak yer
İnleyüben: İnleyerek.
İnil inil: İniltili
İnli: Dertli, ağıtlı, yaslı
İns: İnsan.
İns ü cin: İnsan ve cin.
İntiha: Son, nihayet, eğitme.
İntizar: Beddua. Bekleme, nazar etme. Bakma.
İr: Er, vaktinden evvel.
İrap: Düzgün konuşma.
İreng: Renk
İreyhan, reyhan: Fesleğen.
İrfan: Bilgi, biliş, buluş, anlayış. Tanrı'nın sırlarını ve gerçeklerini kavrama.
İrgürmek: Eriştirmek, ulaşmak.
İrkilmek: Birikmek, toplanmak, duraklamak.
İrmez: Ermez, kavuşmaz, ulaşmaz.
İrşat, irşad: Uyarma, aydınlatma, doğru yola götürme, tarikat yolunu gösterme.
İrte: Erte.
İrte gice: Sabah akşam.
İrte namazı: Sabah namazı.
İrtikap: Bir kötülük işleme, yiyicilik, rüşvet yeme.
İrürmek: Eriştirmek, ulaştırmak. Yetiştirmek.
İsa: Hz. Peygamber'den önce şeriat sahibi bir peygamber. Kuran'da babasız doğduğu yazılıdır. Hz. Meryem'e Rûhul kudüs doğrudan ruh üflemiş, İsa meydana gelmiştir. Bu bakımdan İsa, Adem Peygamber gibidir (Kuran-ı Kerim, 3/59). Hastaları eliyle dokunarak iyileştirdiğinden Mesih sıfatıyla anılır. İsa, ölüleri dirilten bir özelliğe de sahiptir. Kuran'da, İsa'nın ölmediği beyan olunur. İsa, Yunus Emre'de kamil insanın bir makamı, ölü gönülleri dirilten bir mürşit olarak zikredilir. İsa, göğe yükselirken üzerinde bulunan dünyalık bir iğne yüzünden dördüncü katta kalmıştır. Bu hadise, İsa Peygamber'in cem makamının salikleri için bir makam olduğunu ifade eder.
İsar: Dökme, saçma, serpme, ikram etme.
İskancı: Yerleştirici, konukçu.
İsmail: Hz. İbrahim'in oğlu. Kuran'da ismi zikredilir. Babası İbrahim tarafından kurban edilmek istenmiş, kurban edileceği sırada yerine koç gönderilmiştir (Sûre 37/103). İsmail, Hz. İbrahim'in nefsi mesabesindedir. Edebiyatımızda, İsmail, daima koç ile beraber işlenmiş olup fedakarlık örneğidir.
İssi: Sahip.
İspir: Şahinden sonra avcı kuşların en mahiri.
İsrafil: Büyük meleklerden birisidir. Kıyametin kopması için öttüreceği sur ile ünlüdür.
İstifsar etme: İfade etme, sorma, sorup anlama.
İstiğfar: Tanrı'dan günahların bağışlanmasını dilemek.
İsyan: İtaatsizlik. Emre karşı gelme. Ayaklanma.
İş: Eş.
İşret: Eğlence
İşteş: Bir eylemde veya bir işte ortak olanlardan her biri.
İşve: Kadınların hoş aldatıcı tavırları, naz, cilve.
İtap: Tedbir, şiddetle hitab, azar, tersleme, paylama, incitme.
İtgin: Yitik, yitkin.
İttifak: Birleşme.
İv: Ev
İvaz: Bedel, karşılık, karşılık olarak verilen şey.
İve: Acele.
İven: Acele eden.
İvmek: Acele etmek.
İy: Ey.
İyal: Hane halkı, geçimini temin etmek zorunda olduğumuz kişiler.
İzhar: Belirtme, gösterme, açığa vurma.
İzik: Ten
İzz: Üstünlük, yücelik.
İzz ü naz: Üstünlük ve naz
İzzet: Yücelik, ululuk, değerlilik, saygı, ikram, güç, kuvvet.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- K -

Kaba: Elbise, giysi.
Kabal: Ortaklaşa ya da ücretle başkasının tarlasında çalışma.
Kabe: Mekke'de bulunan, Müslümanlarca kıble olarak kabul edilen ve hac ibadeti yapılırken tavaf edilen kutsal yer. Beytullah.
Kabil: Hz. Âdem'in oğullarından biri. Kabul eden, kabiliyetli.
Kabin: Nikah, güveyinin geline para veya eşya olarak verdiği ağırlık.
Kabız: Alan, sıkıntıya gönül darlığına düşen, kapanan.
Kabz: Sıkıntı.
Kaçan: Nasıl, ne vakit, ne zaman.
Kadd: Boy, pos.
Kada: Kaza, bela
Kadarlamak: Dizmek, sıralamak, tanzîm etmek.
Kadd: Boy-pos.
Kadd-bala: Uzun boy
Kadem: Ayak, hayır, uğur.
Kadem basmak: Adım atmak, bir işe başlamak.
Kadı: Şeriat hükümlerine göre hüküm veren kişi, hâkim.
Kadim: Önsüz, ezeli, sonu olmayan.
Kadir: Değer, kıymet, itibar, kuvvetli, güçlü, kudret sahibi, Allah’ın isimlerinden
Kadir Gecesi: Ramazanın ve senenin en kudsi gecesi. Kuran ayetlerinin ilk defa vahy edilmeye başlandığı gece.
Kadr: Kıymet, değer.
Kaf: Eski yazıda bir harf.
Kaf Dağı: Dünyayı çepeçevre kuşattığı söylenen efsanevi bir dağ. Simurg adlı efsanevi kuş burada yaşar. Tasavvufi metinlerde insan bedeni veya gönlü için kullanılır. Uzak bir mekan için de sembol olabilmektedir.
Kafile: Sefere çıkan bir topluluk.
Kafir: İnkar eden, gerçeği saklayan
Kafle: Kafile, kervan. Dolu
Kaf'tan Kaf'a: Baştan başa, bir uçtan bir uca.
Kaftan: Çoğu ipekli, uzun, süslü üst giysi.
Kahan: Tarla.
Kahır, kahr: Üzüntü duyma, kederlenme, zorlanma, mahvetme.
Kaht: Kıtlık, kuraklık,
Kahil: Üşenen, üşengeç, tembel, isteksiz. Erişkin
Kahillik: Üşengeçlik, tembellik, isteksizlik. Erişkinlik
Kahr: Kahır, dert.
Kaide: Kural
Kail: Razı.
Kaim: Her zaman var olan, ayakta duran.
Kakımak: Kızmak, öfkelenmek.
Kal: Söz.
Kal u kıyl, kal ü kıyl: Kılükal, dedikodu, söylenti.
Kalan: Şimdiden sonra, artık, gayri.
Kalb: Gönül.
Kalem: Yazma, çizme vb. işlerde kullanılan çeşitli biçimlerde araç. Resmî kuruluşlarda yazı işlerinin görüldüğü yer. Yontma işlerinde kullanılan ucu sivri veya keskin araç. Çeşit, tür. Yazı. Yazar. Halka ait zuhur yerlerinde Hakk'ın taayyünlerine bir evveldir. Levhi mahfuz, Muhammedi nur. İlk zuhur.
Kallaş: Hilekâr, düzenci, kalleş.
Kallemiş: Güzel bir koku.
Kalmaç: Geveze.
Kalp: Geçmez, tedavülden kalkmış.
Kaltak: Kuskunsuz eyer.
Kalu bela: Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar alemi denilen bir alemde bir araya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitaben: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştur. Ruhlar da: "Evet, sen bizim Rabbimizsin" diye cevap vermişlerdir. "Ancak sana ibadet eder, senden yardım dileriz" demişlerdir. İşte bu konuşmanın olduğu zamana, Kalu bela denir. "Kalu beladan beri müslümanım" demek, ruhlarımızın evet dedikleri zamandan beri müslümanım demektir.
Kam: İstenen, beklenen şey.
Kamalak: Çam cinsinden bir ağaç.
Kamer: Ay.
Kamet: Namaza başlama işareti, namaz kılmak için okunan ezan. Boy, boy pos, endam.
Kami: Muradına ermiş.
Kamil: Bilgili olgun kişi.
Kamu: Hep, bütün.
Kamus: Deniz, denizin ortası, derin yeri. Büyük sözlük
Kan: Maden ocağı, kaynak, memba.
Kanaat: Aza rıza göstermek, hırs göstermemek. Allah'ın verdiği ile yetinmek.
Kanara: Kesimevi, mezbaha.
Kanber: Hz. Ali'nin kölesi.
Kanca: Nere, neye.
Kancaru: Nereye, ne tarafa.
Kançeri: Nereye, ne tarafa.
Kand: Şeker.
Kanda: Nerde, nerede.
Kandan: Nerden, nereden.
Kandagı: Nerede, hangi.
Kande: Nerde, nerede.
Kandil: İçinde sıvı bir yağ ve fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlatma aracı.
Kandil gecesi: Müslümanlarca kutsal sayılan ve kutlanan Berat, Miraç, Regaip ve Kadir geceleri, kandil.
Kandura: Arap ülkelerinde giyilen bir erkek giysisi
Kangı: Hangi, hangisi, kim.
Kanı: İnanç, düşünce, kanaat. 2 - hani, nerede.
Kanlı: Katil.
Kanlu: Kağnı, öküz arabası.
Kanu: Kanaat sahibi, kanaatkar, hakkına razı olan.
Kapmak: Maddi varlıklardan uzaklaştırmak. Kendisine çekmek.
Kar: Dip, çukur, en derin yer. Havada beyaz ve hafif billurlar biçiminde donarak yağan su buharı. Alışveriş işlerinin sağladığı para kazancı, yarar, fayda.
Kar u bar: İş-güç.
Kara yer: Mezar, sin, gömüt.
Karahal: Kara benekli bir av kuşu.
Karak: Bakış, hayal, gözbebeği.
Karakuş: Kartal türünden yırtıcı kuş.
Karal: Karar, dayanç, dayanma gücü.
Karangu: Çok karanlık, çok karanlık yer, mezar.
Karanu: Karanlık.
Kararıban: Kararıp
Karavaş: Kul, köle, cariye, hizmetçi kız.
Karavul: Karakol.
Kargış: Lanet, telin, beddua, ilenç, alkış karşıtı.
Karı: Yaşlı, ihtiyar.
Karık: Bağ ve bahçe sulamak için açılmış su yolu, ark.
Karımak: Yaşlanmak, ihtiyarlamak.
Karışgan: Her şeye burnunu sokan, bilgiçlik taslayan
Karun: Musa devrinde yaşayan zengin bir kişi. Malıyla mağrur olunca, Cenab-ı Hakk'ın zekat emrini dinlemediğinden Musa Peygamber'in duasıyla, malıyla birlikte yere batmıştır. Edebiyatımızda kanaatkar olmayan zengin ve gurur sembolü kişiler için kullanılır.
Kasar: Üşenme, tembellik etme. Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet. Çeker. Sıkar.
Kasir: Kısa, ufak, küçük boylu.
Kast, kasıt: Bir işi bilerek ve bir gaye ile yapmak. Niyet, tasavvur, istikamet.
Kastal: Çeşme, cami çeşmesi, sokak çeşmesi, çağlayan, ırmak
Kaşane: Köşk, konak.
Kat: Ön, huzur.
Katakulli: Dalavere
Katı: Yok, gâyet, pek iyice, fazla, sert, ağır.
Katran: Siyah, sert ve kokulu yanıcı bir madde.
Katre: Damla.
Katre-i baran: Yağmur damlası
Kavi: Sağlam.
Kavil: Söz.
Kavl: Söz verme, sözleşme.
Kavşurmak: Kavuşturmak.kayd, kayıd: bağ.
Kavum, kavim: Bir Peygamber'e tabi ve bağlı insan topluluğu. Dil, adet, örf, kültür birliği olan cemaat, topluluk. Kavim, hısım, akraba.
Kavvas: Oklu asker, bekçi, kapıcı.
Kayd: Endişe, telâş, gâile.
Kayda: Nerede.
Kaydın yemek: Derdini çekmek, üzülmek.
Kaygu: Korku, endişe, tasa, üzüntü.
Kaygusuz: Korkusuz, endişesiz, umursamayan.
Kayıkmak: Sapmak, dönmek.
Kayım: Dayanıklı, sağlam.
Kayıkmak: Sapmak, dönmek.
Kayırmak: İlgilenmek. Mukayyed olmak.
Kayıtmak: Geri dönmek.
Kayil: İnanç
Kayim: Ayakta, devamlı, sabit sağlam.
Kaykımak, kayıkmak: Doğrulup kalkmak.
Kayyum: Cami hademesi. Belli bir malın yönetilmesi veya belli bir işin yapılması için görevlendirilen kimse. Ezelden ebede kadar duran, daimi olan. Baki ve kaim olan Allah.
Kazgan: Kazan.
Kazi: Kadı.
Ked: Boy.
Kedilmek: Eksilmek, gedik açılmak.
Kefaret: Yapılan günaha karşı ceza almak üzere verilen sadaka, tutulan oruç, günahtan arınma. Aslı keffaret.
Kefiye: Arapların kullandığı ve omuzları da örten, püsküllü erkek başörtüsü.
Kek: Dilek, arzu, istek.
Keksiz: Çekinmeden.
Kelam: Söz.
Keleci: Söz.
Kelb: Köpek.
Kelemek: Gagalayıp yemek, gagalamak.
Keleş: Güzel, yakışıklı, yiğit, cesur, mert.
Kelim: Kendine söz söylenilen, kendine hitap olunan. Söz söyleyen. Konuşan. Hz. Musa'nın sıfatı.
Kelimullah: Tanrı buyruğu, Kuran.
Kelli: Artık, bundan sonra, gayri.
Kem: Kötü, uğursuz.
Kemha: Bir çeşit kumaş.
Kemal: Olgunluk.
Kemdamarlar: Kötü huylar.
Kemin: Pusu.
Kemine: Aşağılık, kötü, kusurlu, eksikli.
Kemlik: Kötülük.
Kemter: Değersiz, aşağılık.
Kamus: Sözlük. 2 - Kevgir, bakır süzgeç. 3 - Kepçe.
Kenan: Kenan Ülkesi. Adanmış Ülke. Dinsel kaynaklara göre Hz. Yusuf'un ülkesi. Batıda Akdeniz, doğuda Şeris ırmağıyla sınırlıydı. Filistin ve Fenike'yi içine alırdı. Kenanlılar ülkeye İ.Ö. 9000'e doğru yerleşmiş Samiler idi. Mısır'dan çıkan İsrailliler İ.Ö.1200'e doğru Kenan ülkesini ele geçirdiler. İncil'e göre Tanrı bu toprakları İsrailliler'e adamıştır. Kenan ülkesi halk anlatılarında çoğunlukla Yusuf'la birlikte geçer.
Kendözü: Kendisi, zatı, şahsı, nefsi.
Kendözüm: Benliğim.
Keramet: Ermiş kimselerin gösterdiklerine inanılan, doğaüstü, şaşkınlık uyandırıcı davranış veya durum. Olağanüstü durum. Bağış, kerem, ikrâm, ağırlama. Velilerden zuhur eden marifet. Velayet ehlince isteyerek keramet göstermek makbul değildir.
Kerem: Merhamet, bağışlama, onur, lûtuf, iyilik.
Keremkani: İyi huylu, güzel huylu.
Kerim: Kerem sahibi, cömert, ulu büyük Allah.
Kerim ü Zülcelal: Cömertlikler ve Ululuklar Sahibi, Tanrı.
Kerkes: Akbaba
Kerpiç: Topraktan yapılan güneşte kurutulan tuğla.
Kerrub: Allah'a en yakın melekler. Büyük melekler.
Kesat: Alış veriş durgunluğu, kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.
Kesb: Çalışıp kazanma, elde etme, edinme.
Kesbeylemek: Kazanmak.
Kesilmek: Ayrılmak, uzaklaşmak. Vazgeçmek.
Kesmik: Buğday başaklarıyla karışık saman, harmanda iyi döğülmeyip kabuklarıyla karışmış buğday taneleri.
Kesret, kesiret: Bolluk, çokluk.
Keşik: Sıra, nöbet.
Keste peste: Aşağılık.
Kete: Bir tür çörek.
Ketmek, ketimek: Kırpmak, gedik açmak.
Kevn: Var olma, varlık.
Kevni: Var olmayla, varlıkla ilgili
Kevn ü mekan: Kainat.
Kevneye: Dünya ve ahiret.
Kevser: Cennette bir ırmak. Maddî ve manevî çokluk, bolluk, bereket.
Key: İyi, iyice, hakkıyla, çok iyi şekilde, çok, pek, adamakıllı
Keyvan: Zühal yıldızı.
Kezek: Nöbet, sıra.
Kıblegâh: Kıble yeri.
Kıble-i can: Can kıblesi. İnsan-ı kamil.
Kıcı: Dolunun ufağı.
Kıgırmak, kıgurmak: Çağırmak, davet etmek. okumak, seslenmek.
Kıgrılmak: Çağrılmak
Kıl hazer: Ekin, sakın.
Kıl ile yedilmek: İnceden inceye götürülmek, eğitilmek, yetiştirilmek.
Kılavuz: Yol gösteren.
Kılıç: Uzun, düz veya eğri, ucu sivri, bir veya her iki yüzü keskin, kın içinde bele takılan, çelikten silah
Kılınç: Hareket, iş, huy.
Kılmak: Etmek, eylemek, yapmak.
Kılükal, kıyl-ü kal: Dedikodu, söylenti.
Kırab: Tek renk ipek dokuma baş örtüsü.
Kırağ: Kenar, kıyı, sahil.
Kırcı: Küçük taneli yoğun kar.
Kırkbudak: Hacı Bektaş ve Balım Sultan tekkelerinde bulunan kırk mumlu şamdan.
Kırklar: Tanrı'nın buyruğu uyarınca evreni yöneten kırk ermiş, Fatma'nın evinde düzenlenen toplantıya katılıp da İmam Ali'den feyz alanlar, elinden üzüm suyu içenler.
Kırk kapı: Kırk makam.
Kırmızı taç: Alevi ve Bektaşî inancına göre Hz. Ali'ye gökten gönderilen kırmızı başlık, Hz. Muhammed'in vefatından sonra Hz. Ali bu tacı giymiştir.
Kısbet: Yağlı güreşte pehlivanların giydikleri, belden baldıra kadar uzanan, dar paçalı meşin pantolon.
Kisvet: Kispet.
Kışlamak: Bir yerde kışı geçirmek.
Kıvanmak: Sevinmek, memnun olmak.
Kıvı: Hücüm, atak, saldırma.
Kıyam: Ayağa kalkmak, namazda ayakta durmak.
Kıyas: Karşılaştırmak, benzetmek, mukayese.
Kıyl ü kal: Dedikodu, kuru laf.
Kıymak: Öldürmek, heba etmek, öfkeyle bakmak.
Kız: Dokunulmamış, bakire, temiz.
Kızgın: Öfkeli.
Kızıl: Bakır (veya altın) para.
Kızlık, Kızlıg: Kıtlık, pahalılık.
Kızmak: Isınmak, kayırmak.
Kibr, kibir: Gurur, gösteriş, benliğini aksettirme.
Kiçi: Küçük.
Kiçi ay: Hilal
Kihil, kihal: Yaşlı, kemâlini bulmuş kimseler, kâmil insanlar. olgunluk çağında bulunanlar.
Kil: Çamur.
Kile: Buğday ve arpa ölçeği olarak kullanılan tahtadan yapılmış kap.
Kim: Ki.
Kimesne, kimsene: Kimse, kişi.
Kinaye: Düşünülen şeyi dolaylı olarak anlatmak, dokundurmak.
Kine: Kin, garez, kalpte beslenen düşmanlık.
Kiraman katibi: İnsanların iki tarafında bulunup, sevaplarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.
Kiriş: İnce bağırsaktan yapılan saz teli.
Kisb ü kar: İş ve kar
Kise: Cep
Ko: Bırak.
Koca: Yaşlı, ihtiyar.
Kocalmak: İhtiyarlamak.
Koçağ: Koçak, yiğit.
Koculmak: Kucaklanmak.
Koçmak, koçuşmak: Sarılmak, kucaklamak.
Koduk: Eşek yavrusu, sıpa.
Kofu: Evli kadınların başlarına giydikleri üzeri kadifeyle kaplı, altın, gümüş paralarla bezeli tahta başlık. Üstü sargılı, altın, gümüş paralarla bezeli kadın başlığı, fes.
Kogıl, koğıl: Bırak, ko gel.
Koğ: Dedikodu.
Koğa: Kova, bakraç.
Kokuşlu: Koku saçan.
Kolbağ: Bilezik.
Kolçak: Bilekten dirseğe kadar kola geçirilen iğreti kolluk.
Kolmaş, kulmaş: Hilekar, kalleş, aldatıcı, hırsız, geveze, saçma sapan ve asılsız sözler söyleyen.
Kolunc: Omuz.
Konalka: Konak, konaklama yeri
Konur: Esmer, açık kestane renginde olan
Kopmak: Olmak, sultan koptu; sultan oldu.
Kopuz: Ozanların çaldığı telli Türk sazı, at kılından telleri olan bir müzik aleti, bağlama.
Korkmazız: Korkmayız.
Korkut: Heybetli, korkutucu, korku salan.
Kosa: Bir tür uzun saplı orak
Koşma: Koşmak işi. Bir halatı, ağacı pekiştirmek için yanına konulan halat veya ağaç. Sazla okunmak için hece ölçüsü ile yazılmış, ilk kıtasının birinci, ikinci ve dördüncü dizeleriyle öteki kıtalarının dördüncü dizeleri birbiriyle, kalan dizeler de kendi aralarında uyaklı, konuları sevgi ve doğa olayları olan bir halk şiiri, ölçülü, uyaklı söz.
Koşuk: Hece ve durak yönünden denk ve kendi başına bir bütün olan uyaklı söz dizisi, ölçülü uyaklı şiir.
Kotarmak: Boşaltmak, tahliye etmek, bir kapdan bir kaba boşaltmak.
Kovcı, kovcu: Gammaz, dedikoducu.
Kovucı, kovucu: Söz götürüp getiren, insanların ayıbını gözetleyip söyleyen. Münafık.
Kovmak: Koşturmak.
Koyak: Yüksekten inen suların toplandığı yer, derin olmayan çukur.
Koz: Ceviz
Kozalak: Çam, selvi gibi ağaçların genellikle dibi yuvarlak, tepesi koni biçiminde ve odunsu dokulu meyvesi
Köçek: Küçük, tarikata yeni girmiş genç,törende oynayan delikanlı.
Köhne: Eski.
Kökçek: Güzel.
Kölük: İş ve yük hayvanı
Kömek: Yığın, kalak, küme, doğal taş kümesi.
Körke: Ağaçtan yapılmış tabak
Körpe: Çok genç, dalından yeni koparılmış, tazeliği üstünde, bayat olmayan, daha olgunlaşmamış.
Körük: Ateşi alevlendirmek için kullanılan demirci âleti.
Köryapalağ: Puhu kuşu, baykuş.
Kösülemek: Uzatmak.
Köşek: Deve yavrusu.
Köymek: İçin için yanmak.
Köynek: Gömlek, göynek.
Köynemek: İçi yanmak, aşk ateşiyle yanmak.
Köyündürmek: Yakmak, yandırmak.
Köyünmek: Yanmak.
Kubar: Toz.
Kuçmak: Kucaklamak, sarmak.
Kudret: Güç, erk, erke, iktidar, Yaratan’ın ezeli gücü
Kuds: Mübareklik. Kudsilik. Nezafet. Pâk olmak. Noksanlardan uzak olmak.
Kulan: Yabani at, iki üç yaşında kısrak.
Kuli'l-Hak: Gerçeği söyle; Kuran'da çok sık tekrar edilen bir ifade kalıbı.
Kullanmak: Kul köle olmak, köle sahibi olmak. Kendisine bağlı adamları olmak.
Kullun yerci: Herşey döner (Haktan gelen hakka dönecektir)
Kulub: Kalpler.
Kunlamak, kulun: Yavrulamak, doğurmak.
Kusur: Kasrlar, köşkler.
Kuş dili: Kuran'da, "mantıku't-tayr" terkibiyle “Ey insanlar size kuş dili öğretildi.” şeklinde Süleyman Peygamber bahsinde geçer (Neml Sûresi/âyet 16). Kuş dili mutasavvıflara göre ilm-i ledün, gaybi bilgi, marifet, demektir.
Kuşanmak: Kemer bağlamak, silahlanmak, yeltenmek.
Kutnu: Bir cins pamuklu kumaş.
Küffar: Tanrı tanımazlar.
Küfr: Küfür, Tanrı'nın varlığı ve birliği gibi dinin temellerinden sayılan inançları inkâr etme.
Küfran: İyilik bilmemek, gördüğü iyiliği unutmak, insanlığını unutmak.
Küfür: Sövme, sövmek için söylenen söz, sövgü. Tanrı'nın varlığı ve birliği gibi dinin temellerinden sayılan inançları inkâr etme.
Kühüstan: Dağlık yer, dağı çok olan mevki.
Külek: Yoğurt, ayran koymaya yarar ağaç kova.
Külhan: Hamamlarda su ısıtmak için ateş yakılan yer.
Külüng: Kazma
Külli: Bütün, tüm, genel
Kümbet: Kubbe, damı kubbe biçiminde olan yapı.
Kün feyekün: Tanrı'nın evreni yaratırken buyurduğu ''ol'' emri.
Künc: Köşe, bucak.
Küne: Köşe, bucak, bodrum.
Künh: Temel, öz.
Küntü kenz: Gizli hazine
Kürelik: Taşkınlık, azgınlık.
Kürre: Demirci ocağı.
Kürsi: Arş'ın altında bir düzlükte olan, levh-i mahfuzun bulunduğu yer.
Kürtük: Donmuş kar birikintisi.
Küş: Guş, kulak, duymak, işitmek.
Küşat: Açış, açılış merasimi, açma, fethetme.
Küt: Kötürüm.
Küteh: Kısa, boysuz.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- L -

La: Yok.
Lacerem: Şüphesiz, elbette.
Laçın, laçin: Benekli doğan.
Lahza: An, zaman.
Lal: Dilsiz. Yakut gibi değerli ve kırmızı taş.
Lal eylemek: Susturmak, susmak, konuşmamak, dili tutulmak.
Lain: Lanetli, kovulmuş, istenilmeyen.
Lamekan: Evsiz, mekansız, yersiz.
Lamyezel: Ölümsüz.
Lasi: Leş.
Laşerik: Ortağı yok. Allah.
Lat: Arapların İslam öncesi putlarından biri.
Lataknatu: "Umut kesmeyin" anlamında Kuran'da geçen söz.
Latif: Cisimsiz, mütenasip, güzel, mülayim, yumuşak, hoş
Lavaş: Yufka ekmek.
Leb: Dudak.
Ledün: Tanrı yanı.
Ledünni: Tanrı bilgisi ve sırlarına ait, Tanrı'yla ilgili.
Lefir: Bir nevi kıymetli şal.
Lelenke: Çeşitli şekiller verilerek, yağda kızartılan mayalı hamurla yapılan lokma.
Lengi: Topallık, aksaklık.
Lenterani: Sen beni göremeyeceksin.
Leşker: Asker.
Levh: Üstüne yazı yazılan düz taş veya tahta, levha.
Levhi Kalem: Kulun başına gelecek her şeyin Kudret kalemi tarafından, onun doğumundan evvel yazılması. Dünyada olacak her şeyin Kuran'da yazılmış olması diye yorumlanır.
Levlak : "Habibim! Sen olmasaydın ben eflaki yaratmazdım" mealindeki bir hadis-i kudsiye işaretdir.
Leyl: Gece.
Leyli: Leyla ve Mecnun hikâyesinin kadın kahramanı. Sevgili.
Libas: Giysi.
Lika: Yüz.
Lokman: Kuran'da kendi adı ile geçen surede anılmaktadır. Ünlü bir hekimdir. Bazıları onun bir ermiş, hatta bir peygamber olduğunu söylerler. Hakkında Hazret-i Eyyub’un kız kardeşinin veya teyzesinin oğlu yahut Habeşi bir köle olduğu gibi rivayetler vardır. İslamlık'tan önce yaşadığı kabul edilir. Halk inancında uzun ömrün simgesi ve hekimliğin atası sayılır. Lokman Hekim hikayeleri İran ve Türk Edebiyatı'na Arap Edebiyatı'ndan geçmiştir.
Lütf u kerem: Kerem ve iyilik, iyilik ve yumuşaklıkla muamele, cömertlik, merhamet ve ihsan.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- M -

Maad, mead: Dönülen, dönüp gidilecek yer. ahret, dünyadan sonraki yaşam.
Mabut: Kendisine ibadet olunan, Tanrı, Allah.
Madrabaz: Vurguncu, malı saklayıp fiyat yükselince satan kimse.
Mağbun: Aldanmış, şaşkın.
Mağfur: Rahmetli olmuş
Mağrıp, mağrib: Batı
Mah: Ay.
Muhas: Kırmızı toprak. Bakır.
Mahbup: Sevilen, sevgili.
Mahfi: Gizli.
Mahfil: Oturulacak, görüşülecek toplantı yeri.
Mağfiretlik: Arkasından duaya muhtaç olan. Ölen kişi.
Mahıtaban: Parlayıcı, parlak ay.
Mahıv: Yok etme, yok olma
Mahi: Balık.
Mahlas: Takma ad, tapşırma.
Mahluk: Yaratık
Mahlukat: Yaratıklar
Mahmur: Sarhoş.
Mahpara: Mahpare, ay parçası, ay benzeri.
Mahraba: Büyük mendil, erkek mendili.
Mahrama: Mendil.
Mahsusat: His ile, duyularla idrâk edilen, anlaşılan şey.
Mahşer: Kıyamette ölülerin dirilip toplanacakları yer.
Mahviyet: Alçak gönüllülük
Mail: Ehil, meyil.
Mail olmak: Meyli olmak, ehli olmak.
Makber : Mezar, kabir.
Makbere: Kabir, mezar, medfen.
Makhur: Kahredilmiş, mahvedilmiş, yok olmuş.
Maksut: Maksat, amaç.
Maksurat: Kısılmış, kısaltılmış, kesilmiş.
Makulat: Aklın idrak ettiği hususlar, akılla bulunacak, anlaşılacak şeyler.
Malamat: Ortaya çıkarma, açıklama.
Malik: Cehennemin kapıcısı, zebanilerin başı olan azap meleği.
Mamak: Sakin, kendi halinde
Mamur: İmar olmuş, düzenlenmiş.
Mamure: İmar edilmiş; güzel yapılı, bayındır yer.
Mangut: Ölümsüz, sonsuz
Mana: Anlam. İç yüz. Gerçek yön.
Mancınık: Eski savaşlarda kullanılan, kalelere veya yüksek kesimlere taş ve gülle atan sapan.
Mani: Türk halk şiirinde birbirine uyumlu genellikle yedi heceli dizelerden dörtlük. Anlam. Engel.
Mansıp: Makam, yüksek memuriyet..
Manzur: Nazar edilen, bakılan
Mar: Yılan
Maral, meral: Dişi geyik.
Maraz: Hastalık.
Marifet: Tasavvufta üstün bir makam
Marhama, mahrama: Köylü kadınların başlarına örtündükleri bellerine kadar uzanan örtü.
Marut: Harut ile birlikte sihir yaptıkları için kıyamete kadar Babil'de bir kuyuda baş aşağı asılmış olan melektir.
Masiyet: İsyan, itaatsizlik.
Masiva: Tanrı'dan başka bütün varlıklar.
Maslahat: İş, gerken şey.
Masnıt, mesnet: Muvazene, denge, dayanak.
Masum: Günahsız, suçsuz.
Maşrık: Doğu
Maşuk: Aşık olunan, sevgili, sevilen kimse.
Maşuka: sevgili, Allah.
Mat: Saf dışı olmuş, yenik, yenilmiş, mağlup.
Mata: Mal, erzak
Matlub: Alacak, istenilen, aranılan şey.
Maya: Dişi deve.
Mayda: Narin, ince, ince yapılı.
Mayıl olmak: Meyil vermek, sevmek, gönül vermek.
Mayil olmak: Meyletmek, sevmek, gönül vermek.
Mazarrat: Zararlar
Mazemaz: Geçen geçti, olan oldu anlamına gelen sözcük.
Mazıl, mazul: Çıkarılmış, azledilmiş.
Meab: Sığınılacak yer.
Meal: Anlam, mana.
Mebde: Başlangıç, kaynak, kök.
Mebde ve mead: Dünya ve ahiret, ruhun dünyaya gelişi ve dönüşü, başlangıç ve dönüş.
Mecal: Güç, kuvvet.
Mechul: Bilinmeyen, gizli kalmış.
Mecnun: Leyla ve Mecnûn hikayesinin erkek kahramanı. Amir oğullarından Kays adlı bir Arap delikanlısının Leyla adlı bir kıza aşık olduktan sonra aldığı sıfat. Yunus Emre'de ve tasavvuf edebiyatımızda cezbeye girmiş bir derviş için kullanılır. Fenafillahtaki kişiyi temsil eder.
Mecnun-sıfat: Mecnun gibi, Mecnunluk makamındaki aşık.
Medet: Yardım çağrısı. İmdat.
Medh: Övgü.
Mehv: Sulu süt, ince kılıç
Mekir, Mekr: Hile.
Mekkar: Hileci, düzenci.
Mekkare: Hileci, düzenci kadın.
Meknun: Örtülü, gizli, saklı.
Mekr, mekir: Hile, düzen
Mekr eylemek: Hile yapmak.
Mekr irgürmek: Hileyle yaklaşmak, hileye getirmek. hileye ulaşmak.
Mekremet: Cömertlik, izzet.
Mekrümet: Kerem, izzet, şeref.
Mekseb: Kazanç, kazanç yeri, kazanç vasıtası.
Melaik: Melekler.
Melalet: Sıkıntı, gam.
Melamet: Kınama, ayıplama, azarlama. Benlik terbiyesi için kendisini hor ve aşağı gören insanların meşrebidir. Bu kişiler, halk tarafından kınanır, hakir davranılır. Melamet içindekilere Melami denir. Fakat bu tabir bir tarikat ismi değil, bir meşreb ismidir.
Melamet hırkası giymek: Kınama hırkası giymek. Kendilerini halktan gizleyen gayb erenlerin dünyevi örtülerle, kalender tavırlarla velayetlerini göstermeden yaşamaları.
Meles: Altı üstü el ile eğrilmiş ve pamuk ipliğinden dokunmuş bez, keten gömlek.
Melekut: Ruhlar ve melekler alemi.
Melhem: Merhem
Melil, melûl: Üzgün, üzüntülü, usanmış.
Memat: Ölüm, ahrete göç etmek.
Memen: Güvenilir, emin yer.
Men: Ben.
Men aleyha fan: Yeryüzünde ne varsa geçicidir, ancak yücelik ve kerem sahibi Rabbinin zatı kalıcıdır.
Men aref sırrı: Nefsin sırrı, kendini bilenin Rab'bini bilmesi.
Men arefe nefsihu: Nefsini bilen Tanrı'yı bilir.
Menal: Ele geçirilen, sahip olunan varlık; mal, mülk.
Menare: Minare.
Menemşe, menevşe: Menekşe.
Menend: Benzer.
Mengüç: Sonsuzluk, sonsuzluğa ulaşmış, ermiş, ulu, saygıdeğer.
Meni: Benlik.
Menkur: Boynuzdan yapılmış boru. Delinmiş veya oyulmuş şey. İnkar olunmuş.
Mennan: İhsan sahibi, dilemeden veren.
Mensuh: Nesh olunmuş, iptal edilmiş kaldırılmış, hükümsüz. Bırakılmış.
Menşur: Yayılmış, dağıtılmış, neşredilmiş.
Menzil: Mesafe, ulaşılması amaçlanan yer, tasvvufta manevi yolculuk sırasında varılan uğranılan makam ve mertebeler.
Mercan: Denizde mercan balığının ürettiği kıymetli genellikle kırmızı renkte değerli madde.
Merci: Dönülecek yer.
Merd: İnsan.
Merdan: Mertler, yiğitler.
Merdane: Yiğit, yiğitçesine, mertçe.
Merdut: Kovulmuş, reddedilmiş, sürülmüş.
Mergzar, mergizar: Çayırlık, çimenlik, yeşillik, sulak yer.
Merek: Dam, ahır, kulübe, samanlık.
Mesel: Örnek alınacak söz, ifade edilmek istenileni benzetme veya kıyas yoluyla anlatan söz
Mesel bağlamak: Örnek vermek, misal getirmek.
Meskenet: Miskinlik.
Mesnevi: Her beyti ayrı uyaklı -başlı başına uyaklı- bir Divan Edebiyatı koşuk biçimi. Bu türdeki yapıtların genel adı.
Mest: Sarhoş, kendinden geçmiş, âşık.
Mestan: Sarhoşlar, mestler.
Mestane: Sarhoş gibi süzgün.
Mestur: Örtülü, kapalı, gizli.
Meşayıh: Şeyhler, ihtiyarlar.
Meşayih: Şeyhler.
Meşhet: Şehit düşülen yer, şehidin gömüldüğü yer.
Meşreb: Su içilecek yer, huy, gidiş, neşe.
Meşruat: Meşru şeyler, haram olmayanlar.
Meta: Mal, eşya, sermaye.
Metehan: Hun kağanlarının en ünlüsü. Aynı soy ve kökten gelen boylar arasında, kan dökülmesini yasaklamış hepsinin tek bir devlet çatısı altında toplanması gerektiğini, bunun aynı zamanda Türk Tanrısı’nın bir emri olduğuna inanarak bu yolda mücadele etmenin ve bunun getireceği sonuçların, en büyük ve paha biçilmez bir mutluluk olduğuna inanmış, bunu da ayrıca, devlet politikası biçimine getirmişti. Türk töresine devlet idaresine sokan, ilk düzenli ve sınıflı kara ordusunu kuran, "Birleşik Türk Devletleri" ülküsünü devlet siyaseti olarak ve bunu gerçekleştiren ilk Türk büyüğü.
Metel: Şaşkın.
Meth: Övme, övgü
Mevc: Dalga.
Mevc urmak: Dalgalanmak.
Mevla: Tanrı, Allah.
Mevlana: Büyük Türk İslam Mutasavvıfı. 30 Eylül 1207 yılında Belh'te doğdu. Mevleviğin piri. Mesnevi ve Divan-ı Kebir'in şairi. Yunus Emre'yle görüşmüş ve sohbetiyle irşadda bulunmuştur. Şems-i Tebrizi tarafından yetiştirilen Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273'de Konya'da vefat etti.
Mevta, meyyit: Ölü.
Mevzun: Biçimli, düzgün, oranları uygun, hece vezni ile yazılmış şiir.
Mey: Şarab, içki.
Meyhane: İçki satılan ve içilen yer, içki yeri
Meyl: İstek, arzu, gönül akması.
Meyli Fena: Fani olana, geçici olana meyl etme. Dünyaya eğilme.
Meyyit: Ölmüş, ölü.
Mezada virmek: Satışa sunmak.
Mezahir: Tanrı sıfatlarının belirdiği varlıklar.
Mezheb: Gidilen yol. Dinin teferruat kısmında açıklıklar getiren görüş ve kabuller. İslam'da dört mezhep olup mutasavvıf indinde bunların tamamı haktır.
Mısmıl: İyi, temiz, doğru, dürüst, helal ve temiz hayvan eti.
Micik: Atılmış, bozuk yiyecek.
Micuz, mizac: Huy.
Miftan: Anahtar.
Miheng: Altının ayarını anlamaya mahsus bir taş. Ölçü. İyiyi kötüyü ayıran ayar aleti. Bir insanın kıymetini ahlakını anlamaya yarayan vasıta.
Mihman: Misafir, konuk.
Mihnet: Zahmet, eziyet, gam, keder, sıkıntı, bela.
Mihr: Güneş, taht, saltanat, sevgi, aşk.
Mihrab : Kıbleyi gosteren yer
Mihrican: Sonbahar.
Mikail: Mertebesi çok yüce olan dört melekten rızıkları dağıtan melek.
Milağ: Elma, armut, ayva hevengi.
Milk : Elde bulunan, tasarruf edilen şey, mal, mülk.
Milket: Memleket. Ülke.
Millet: Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus. Herkes, bir yerde bulunan kimselerin bütünü. Benzer özellikleri olan topluluk.
Minber: Camilerde imamların hutbe okuduğu merdivenli, yüksekçe yer.
Minkar: Oyma kalemi, kuş gagası
Mirac: Hz. Peygamber'in Allah tarafından göklere davete icabeti. Yükselişleri, gökteki seyranı. Kelime, merdiven anlamındadır.
Mirimiran: Belerbeyi, eyalet valisi.
Mirrih: Merih gezegeni.
Mirvari, mirvarid: İnci.
Mirze: Soylu, saygın kişi, mirza.
Misak: And, yemin.
Misk: Güzel kokulu bir madde.
Misk-ü-amber: Çok güzel koku.
Miskal: 4,810 gram olan bir ağırlık ölçü birimi
Miskin: Çok yoksul, tasvvufta varlıktan benlikten geçmiş Tanrı varlığı ile var olmuş kimse, ermiş, eren
Miskinlik: Manevi yokluk, benliği terketme
Mismil: Temiz, pak, derli toplu. Besmeleyle kesilmiş hayvan eti.
Mişe: Orman, çalılık.
Mişvar: Tavır, hareket, gidiş.
Miyan: Orta, ara, vasat.
Mizan: Mahşer günü herkesin günahlarını ve sevaplarını tartacak olan terazi
Muallak: Bir yere dokunmadan havada duran şey.
Muamele: Davranma, davranış. Yol, yöntem.
Mucizat: Mucizeler.
Mufassal: Netice, sözün kısası,
Mugallit: Taklitçi.
Mugaylan: Deve dikeni, çölde yetişen bir diken.
Muhakkik: Bir olay ya da bir durumun gerçeğini araştıran, gerçeği arayan, gerçeği ortaya çıkaran.
Muhal: Olanaksız, olması süpheli, zor gerçekleşir.
Muhalif: İktidarın görüşüne karşı, kendi görüşünü savunan.
Muhanet: Alçak, namert.
Muhannes: Kötü insan.
Muhannet: Korkak, alçak, kadın gibi, kalleş.
Muhas: Bakır.
Muhip: Seven, sevgi besleyen, dost.
Muhit-i azam: Dünya yuvarlağını çeviren büyük deniz. Okyanus.
Muhkem: Sağlamlaştırılmış, sağlam
Muhlis: İhlaslı olan, özü sözü doğru, riyasız, dürüst.
Muhtasar: Özetlenmiş, kısaltılmış.
Muin: Yardım, yardımcı.
Mukaddem: Zaman ve mekan cihetiyle daha evvel olan.
Mukadder: Kader, kısmet. tayin olunmuş.
Mukarreb: Yaklaştırılmış, Allah'a yakın.
Mukarrer: Kararlaştırılmış.
Munis: Alışılmış, ehlileşmiş, cana yakın.
Muntazır: Bekleyen, gözleyen.
Murdar: Kirli, pis. Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış kimse. Dini kurallara uygun olarak kesilmemiş olan hayvan.
Murg, mürg: Kuş.
Murtat, mürted: Dönek.
Murtaza: Hazret-i Ali'nin lakabı. Beğenilmiş, seçilmiş.
Musa: Kuran'da zikredilen peygamberlerden birisi. Museviliğin kurucusu olup İsrail oğullarını Mısır'dan çıkarmış, esaretten kurtarmıştır. Kendisine Tevrat gönderilmiştir. Tur Dağı'nda Allah'ın tecellisine mazhar olmuş ve konuşmuştur. Bundan dolayı Kelimullah denmiştir. Kitap sahibi peygamberlerden olan Musa kavmine on emir bildirmiştir. Yahudi inancına göre Musa: MÖ 1392 yılında Mısır’da doğdu. Annesi Levi ailesinden Yehoved, babası aynı aileden Keat oğlu Amram'dır.
Mushaf: Kuran
Musahhar: Ele geçirilmiş.
Musalla: Namaz kılınmak üzere üstüne cenaze konulan taş.
Mustafa: Seçilmiş, seçkin. Hz. Peygamber'in mübarek sıfatlarından birisidir.
Mustağrak: Batmış, boğulmuş, dalmış.
Muştu: Müjde.
Muştucu: Müjdeci, haber veren.
Muştulamak: Müjdelemek.
Muştuluk: Müjde için verilen değerli bir şey, para.
Muvafık: Uygun.
Muti: İtaat eden, boyun eğen, bağlı.
Mutlak: Salt. Kendi başına var olan, hiçbir şeye bağlı olmayan, bağımsız, saltık. Kesinlikle
Mutlaka: Kesinlikle
Muvafık: Uygun, yerinde, denk.
Muy: Saç.
Muzu: Engel.
Mübah: İşlenmesinde sevap ve günah olmayan şey.
Mübariz: Kavgaya, pehlivanlığa kalkışan iki kişiden her biri.
Mübtela, müptela: Belaya uğramış, bir şeye tutulmuş, düşkün, aşık.
Mücahede: Uğraşma, savaşma, çalışıp çabalama. tasavvufta nefsi yenmeye çalışma.
Mücerred: Yalnız, tek, her şeyden ayrılmış. Hak'dan gayrı her şeyden arınmış.
Mücrim: Suç işleyen, suçlu.
Mücteba: Seçilmiş, seçkin.
Müdam: Devam eden, süren, sürekli.
Müdbir: Talihsiz, düşkün.
Müdedbir: Tedbirli, tedbir eden.
Müddei: İddia eden.
Müderris: Ders okutan, hoca.
Müfsit: Arabozan
Müheyya: Hazırlanmış olan.
Mühmel: Bırakılmış, ihmal edilmiş.
Mühr: Mühür.
Mühr urulmak: Mühür vurulmak. Karar verilmek, tasdik edilmek, kapanmak.
Müjgan: Kirpik.
Mük: Pınar
Mülevves: Kirli, pis, bulaşık, alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan. Karışık, intizamsız.
Mülk: Ev, dükkan, arazi vb. taşınmaz mal. Vakıf olmayıp doğrudan doğruya birinin malı olan yer veya yapı. Devletin egemenliği altında bulunan toprakların bütünü, ülke.
Mülk-i ezel: Ruhlar alemi.
Mülket: Saltanat.
Mümeyyiz: Ayıran, ayırıcı, seçen, fark eden.
Münacat: Yakarış, dua. Divan edebiyatında Tanrı'yı öven şiir türü veya şiirin bir bölümü.
Münafık: Arabozan. Dini kurallara inanmadığı halde, inanmış gibi görünen.
Müneccim: Yıldızların hareket ve durumundan hükümler çıkaran. Yıldız falcısı. Astrolog.
Münevver: Parlak, ışıklı.
Münezzeh: Arınmış.
Münferit: Tek, ayrı, kendi başına olan
Münim, munim: Nimet veren, yedirip içiren.
Münker, Nekir: Sorgu melekleri.
Münkir: İnkarcı.
Münteha: Son.
Müptela: Bir şeye tutulmuş, düşkün, aşık.
Mürai: İki yüzlü, riyakar.
Mürde: Ölmüş
Mürebbi, mürşit: Terbiye eden, yetiştiren geliştiren kimse.
Nürekkep: Yazı yazmak, desen çizmek veya basmak için kullanılan, türlü renklerde sıvı madde.
Mürit: Bir tarikat şeyhine bağlanarak ondan tasavvufun yollarını öğrenen, onun doğrultusunda ilerleyen kimse.
Mürşit: Yol gösteren, irşat eden.
Mürtet: Müslümanlığı bırakıp başka bir dine geçmiş olan kimse, Tasavvufta yoldan çıkan derviş.
Mürüvvet: İnsanlık, mertlik.
Mürver: Beyaz çiçek açan bir süs ağacı, bu ağacın çiçeğine verilen ad.
Müselman, Müsülman: Müslüman.
Müselsel: Birbirine bağlı olan, art arda zincirleme olarak gelen.
Müstağrak: Gark olmuş, dalmış, kaldırılmış, batmış, kendini bilmeyecek derecede dalgın, düşünceli.
Müşahade: Gözlem.
Müşk: Misk, misk kokulu
Müşkil: Çözümlenmesi güç şey.
Müşrik: Alah'a ortak koşan.
Müştak: Hasret çeken, göreceği gelen.
Mütevelli: Bir vakıf malının yönetimiyle görenlendirilen kişi.
Müyesser: Kolaylıkla olan, nasip olacak olan, elde edilen.
Müzd: Karşılık

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- N -

Naaş: Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü
Naciler: Kurtulmuşlar, esenlik ve saadete kavuşanlar.
Naçar: Çaresiz.
Nadan: Cahil, gerçek bilgisi olmayan, arif olmayan.
Nagah, nageh: Ansızın, birdenbire, vakitsiz
Nagahan, nagehan: Ansızın, birdenbire, vakitsiz
Nagam: Nağmeler, türküler, güzel sesler.
Nağme: Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz.
Nahçir: Av
Nahnu kesemna: Biz taksim ettik
Nail: Erişme, ulaşma.
Nakam: Muradına, maksadına erişmemiş.
Nakıs: Eksik, tam olmayan, bitmemiş, noksan. Özrü, kusuru olan.
Nakış: Genellikle kumaş üzerine renkli iplikler veya sırma ve sim kullanarak elle, makineyle yapılan işleme, el işi, ince iş. Özellikle duvar ve tavanları süslemek için yapılan resim. Beste ve semainin, dört yerine iki haneli olanı.
Nakkaş: Süsleme sanatkarı, usta.
Nakş: Resim.
Nakus: Kiliselerde çalınan çalgı.
Nalan: İnleyici, inleyen.
Nale: İnilti.
Nalın: Islak yerlerde giyilen ve genellikle tahtadan yapılan bir takunya çeşidi.
Nalin, naleyn: Altı deri, üstü açık ve kemerli ayakkabı
Naliş: Feryat ediş, ağlayıp inleyiş, inleme.
Nam: Ad, ün, şöhret.
Nami: Yerden biten, yetişen, büyüyen bitki, nebat.
Nan: Ekmek
Name: Mektup.
Namlı namlı: Öbek öbek, parça parça, bölük bölük.
Nar: Ateş, od.
Nareste: Küçük çocuk, ergenlik çağına varmamış çocuk.
Narh: Fiyat.
Nas: İnsanlar.
Nass: Kesin, açık, belli, Kuran'daki anlamı açık olan hükümlerin tamamı. Delil olarak gösterilen.
Nasuh: Bozulması imkansız tevbe. Kesin olarak karar verilmiş şey. Yemin.
Nasuh tövbesi: Bir daha bozmamak üzere edilen tövbe.
Naş: Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü.
Naşı: Engel, kötü kişi, mezhepten dışarı adam.
Naşi: Hain, kötü kişi.
Nay: Oluk,
Naz: Kendini beğendirmek amacıyla yapılan davranış, cilve, eda. İsteksiz gibi görünerek yalvartmak amacıyla yapılan davranış. Şımarıkça davranış.
Nazar: Bakış, bakma, göz atma. Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz.
Nazar eylemek: Bakmak.
Nazar urmak: Bakmak, himmet etmek.
Nazargah: Bakılan ya da bakılacak yer
Nazenin: Nazlı
Nazük: Nazik. Başkalarına karşı saygılı davranan. İnce yapılı, narin.
Necaset: Pislik, insan tersi.
Necât: Kurtuluş.
Neci: Ne iş yapar, ne ile uğraşır?
Necm: Yıldız.
Nef: Fayda.
Nefes: Bektaşilerin, halk tasavvuf ozanlarının tarikatlarıyla ilgili konuları işleyen şiir.
Nefha: Üfürme, nefes.
Nefir: Topluluk, cemaat. Boynuzdan boru. Bağırtı, çağırtı.
Nefis, nefs: Öz varlık, kişilik, can, arzular emeller kaynağı.
Nefs-i emmar: İnsana kötülükler yaptıran nefs, öfke.
Nefrin: Lanet, sövme, ilenme.
Nefsani: Nefisle ilgili olan.
Nehy: Yasak etme, yasak.
Nekbet: Uğursuz, ahlaksız.
Nekes: Cimri, eli sıkı.
Nekir: Mezarda insanları sorguya çekecek iki melekten birinin adı.
Nemdür: Neyimdir.
Nemrud: Halil İbrahim Peygamber zamanında Keldavi hükümdarı olan Nemrud, Putlara tapmadığı için İbrahim Peygamberi ateşe attırmıştır. Allah'ın inayetiyle ateş etkisiz hale gelmiştir. Nemrud, Babil'in kurucusudur.
Nemrut: Yüzü gülmeyen. Acımaz, can yakıcı.
Nen: Ninni.
Neng: Ayıp, utanılacak şey, ar ve haya.
Ner: Erkek deve.
Nerban: Deveci.
Nerdüban, nerdüvan, nerdban: Merdiven.
Nesnene: Nesne, şey.
Neste: Nesne, şey.
Neşr: Kıyamette bütün insanların tekrar dirilmesi. “Haşr u neşr” yayılma-dağılma.
Nev: Tür, çeşit.
Neva: Ses, seda.
Nevale: Azık, yiyecek, içecek. Nasip, kısmet.
Nevat: Sevinç, şenlik.
Nevaz: Okşama, taltif.
Nevbahar: İlkbahar, ilkyaz. Alaturka müzikte bileşik bir makam.
Nevbet: Nöbet. Ortaçağ Türk ve İslam devletlerinde hükümdarlık alametlerinden biri.
Nevbet-i sultani: Osmanlı Devleti zamanında sarayda ve bazı özel yerlerde sabah, ikindi, yatsı zamanlarında çalınan askeri mızıka. Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren adet olan nevbet sonraları geniş bir kadroya sahip olan mehterhane tarafından icra edilirdi. Osman Gaziden Fatih Sultan Mehmed Hana gelinceye kadar, nevbet çalmağa başlayınca padişahlar ayağa kalkar ve öylece dinlerlerdi. Fatih Sultan Mehmed Hanın çıkardığı kanunla, ayakta dinleme kaldırıldı. Nevbet vurma esasları kanuna bağlandı. Mehter takımı her gün padişahın bulunduğu yerde ikindi zamanı çalınır, sonra dua edilerek nebvet merasimi biterdi. Seferde ise padişah mehterhanesi, saltanat sancağı altında ikindi ezanı okunduktan sonra, otağ-ı hümayun önünde nevbet vurur, sonunda dua edilirdi. Mehterler, gerek nevbet esnasında, gerekse diğer zamanlarda şarkı çalmazlar; “Kerim Allah, Rahim Allah...” diyerek ağır adımlarla yürürlerdi.
Nevcivan: Genç.
Nevkar: Yeni işe başlamış, acemi.
Nevruz: Eski bir İran takvimine göre yeni yılın ve ilkbaharın başlangıç günü, 22 Mart.
Neysan: Ney gibi, kamış gibi.
Neyşeker: Şeker kamışı.
Niçe: Nasıl, ne suretle, ne kadar, çok.
Niçe bir: Ne zamana kadar.
Niçesi: Nasıl, ne şekilde.
Nidebile: Ne yapabile
Nifak: Geçimsizlik, anlaşmazlık, ara bozuculuk
Nigah: Bakış, bakma.
Nigar: Resim, güzel, sevgili.
Nihan: gizli.
Niheng: Timsah.
Nikap: Yüz örtüsü, peçe
Nire: Nere
Nisar: Saçan, saçıcı, saçıp dökme.
Nisbet: Oran. Bağıntı, ilgi, ilinti. Birini üzmek, kıskandırmak için veya inat olsun diye yapılan iş.
Nisyan: Utanma.
Nişan: İşaret, iz, belirti, alamet.
Nişe: Nasıl, neden, niçin.
Nite: Nasıl, nice, niçin, nitekim.
Niteki: Nasıl ki.
Niteliksüz: Keyfiyetsiz, mahiyetsiz.
Niyaz: Yalvarma, dua
Niza: Çekişme, kavga.
Nize: Kargı, mızrak.
Nöker: Hizmetçi, hizmetkar.
Nufte: Meni, erlik suyu.
Nuh: Nuh Peygamber. Tufandan korunmak için bir gemi yapmış ve bütün canlılardan birer çift almıştır. Kuran'da ismi zikredilen bir peygamberdir.
Nukl: Meze, çerez.
Nusha: Muska.
Nuş: Tatlı, bal.
Nuş eylemek: İçmek, zevk ve sefa etmek.
Nuşin: Lezzetli, tatlı.
Nuşirvan: İran'da Miladi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sasani padişahı olup adalet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
Nutfe: Döl suyu, meni.
Nübüvvet: Peygamberlik, nebi olmak, nebilik, Allah'ın emriyle görevli olarak insanları doğru yola çevirmek.
Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
Nüsha: Yazılı, yazılmış şey, yazılı bir şeyden çıkarılan suret.
Nüvaht: Çalgı çalma.
Nüzul, nüzül: İnme, felç.


Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- O -

Oba: Göçebelerin konakladığı genellikle bölmeli göçebe çadırı. Yurt, mekan, mesken, diyar, çadır, mahalle. Kabile, aşiret
Obar: Ev, baraka
Oben: Genç aygır. Erkek deve yavrusu
Obrılmak: Devrilmek, çökmek, oyulmak
Obrulmak: Oyulmak, oyula oyula suya batmak.
Obuz: Kaynak, menba
Od: Ateş, aşk ateşi
Od urmak: Ateşlemek, ateşe vermek.
Odakan: Hanım ozan
Odana: Şamanist gelenekte "Dişi melek"
Odata: Şamanist gelenekte "Erkek melek"
Oflaz: Eflatun rengi
Ogan (Okan, Ugan): Tanrı, Tanrılık vasıfları, yaratma, yaratış, doğuş, halik. Anlayış, zeka, bilgelik. Eski Türklerde, kan davalarına karşı çıkan, oba ve oymaklar arasındaki geçimsizliklerde, arabuluculuk yapan, "Barışı simgeleyen kutsal ruh". Altay ve Tuna Türklerinde "Ateşteki kutlu ruh"
Oğlagu: Körpe kız.
Oğlak: Keçi yavrusu
Oğrı (uğru): Hırsız.
Ol: O.
Ol dem: O zaman, o an.
Olok dem: O dem, o anda, o dakikada.
Oluk saat: O saat.
Olusar: Olacak.
Onarı: İyi, düzgün, uygun.
Onmak: Rahata kavuşmak.
Onulmak: Şifa bulmak, iyileşmek, yara kapanmak, iltiyam bulmak, rahata kavuşmak.
Orak: Yarım çember biçiminde yassı, ensiz ve keskin metal bir bıçakla, buna bağlı bir saptan oluşan ekin, ot vb. biçme aracı.
Otacı: Çeşitli bitkilerle tedavi uygulayan kişiler için halk arasında hekim veya eczacı anlamında kullanılan bir unvan.
Otman: Ailenin en küçük oğlu. Ocağın ateşini yakıp ısıtacak ve devamlılığı sağlayacak olan, Çok eskilerden beri süregelen, Türk töresince çocuklar arasındaki paylaşımlarda ev, en küçük çocuğa kalır. Bu yüzden ilerde evin yada mülkün idaresi küçük oğlandadır. Yani, ocak onunla yanmaya devam edecek, aile oba ya da oymağın yaşamı onun sayesinde sürecektir. Bu çocuklara "Otman, Ot Tigin, Othan" gibi adlar verilir. Otmanlı devletinin kurucusu ve ilk hanı Ertuğrul Bey'in en küçük oğlu daha Ertuğrul Bey ölmeden, töreye göre birçok mal mülk büyük çocuklara, beylik ise en küçük olan Otman’a geçmişti.
Otrur: Oturur.
Ovat: Düzgün, muntazam.
Ovlaz: Gözüpek, atılgan.
Oynayıban: Oynayarak
Ozan: Şair.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- Ö -

Öd: Yürek.
Ödi sımak: Korkmak, korkudan kalbi çarpmak.
Ödük: Rica, yakarı, dua, niyaz, arzu
Ög: Akıl, hatır, zihin.
Öge: Birleşik bir şeyi oluşturan basit şeylerden her biri, unsur, eleman.
Ögi: Akıl
Ögin, ögün: Defa, kez, yemek için öğün.
Öglenmek: Kendine gelmek. Aklını başına toplamak.
Ögsüz: Akılsız.
Ögünden: Önünden.
Öğmek: Övmek.
Öğün tutmak: Yediği yaramak.
Öğür: Eş, arkadaş.
Öğürsüz: Davardaki veya sürüdeki diğer hayvanlara alışamamış eşsiz ve yalnız hayvan.
Öğüt: Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz, nasihat.
Ögütlemek: Nasihat vermek.
Ökkeş: Erkek örümcek.
Öksüz: Anası veya hem anası hem babası ölmüş olan, kimsesiz.
Öküş: Çok.
Önden: Önce, evvel, ilkin, önceden.
Önder: Gücü, ünü ve toplumsal yeri dolayısıyla, belli zaman ve durumlar içinde, ilişkili bulunduğu küme veya toplumun tutum, davranış ve etkinliklerini değiştirip yönetme yeteneğini gösteren kimse, lider, şef, alemdar.
Öndün: Peşin
Öne görmek: Beklemek.
Önmek: Beklemek
Önürdürler: Sallanırlar, bağırırlar, böğürürler.
Örd, ördem: Erdem, fazilet.
Ören, örün: Virane.
Öri: Ayağa kalkmak
Örs: Biçimleri yapılacak işe göre değişen, üzerinde maden dövülen, çelik yüzeyli, demir araç. Üzerine çivi çakılacak ayakkabı geçirilen kunduracı gereci.
Örü turmak: Ayağa kalkmak
Örük: Saç örgüsü.
Örün: Saç örgüsü, belik. Beyazlık, temizlik. Gökyüzünün bulutsuz hali. Ürün, hasılat.
Öşek: Postu değerli bir av hayvanı.
Öşr: Onda bir, Kuran'dan on ayetlik bölüm.
Ötmek: Geçmek.
Ötrü, ötürü: Dolayı, sebebiyle.
Öykünmek: Taklit etmek. Taklide çalışmak.
Özenmek: Beğendiği şeye benzemeye çalışmak, o şeyi yapmak için çaba göstermek. Bir şeyi yaparken elden geldiğince iyi yapmaya çabalamak, bir şeye büyük dikkat ve ilgi göstermek, itina etmek. Birini veya bir şeyi taklit etmeye çalışmak.
Özge: Başka.
Özlem: Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür.
Özveri: Bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi çıkarlarından vazgeçme, fedakarlık.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- P -

Pabend: Köstek, ayak bağı.
Padişah: Padişah, mecazen Ruh, Cenâb-ı Hak.
Pahıl: Kıskanç.
Pak: Temiz, arı.
Palan: Semer, eyer.
Palas: Saray veya lüks otel gibi gösterişli yapı. Keçi kılından dokunmuş kaba kilim, yaygı
Palheng: Dizgin, yular, kement.
Papak: Kürk ve keçeden yapılma başlık.
Pare: Parça.
Parlı: Parlak, ışıldayan, göz kamaştırıcı.
Pas olmak: Paslanmak, kederli, üzüntülü olmak.
Paşa seli: Coşkun sel.
Payam, peyam: Haber.
Payan: Son, nihayet.
Payız: Sonbahar, güz.
Payidar, paydar: Sağlam duran, dayanıklı.
Paymal, payımal: Çiğnenmiş, ayaklar altında kalmış.
Payvend: Köstek, atın ayağına vurulan bağ, bukağı.
Peçen: Çayır, çimen, çayırlık, otlak.
Pehlevan: Pehlivan.
Pelit: Meşe ağacının meyvesi
Penah: Korunma, sığınma.
Pend: Öğüt, nasihat.
Per: Kanat.
Per u bal: Kanat ve kol.
Perdeliler: Hak'tan gafiller.
Perçem: Alına ve yüze düşürülen saç, kakül.
Pergar: Çember, koruyucu.
Peri: Doğaüstü güçleri olduğuna inanılan, düşsel, çok güzel dişi varlık.
Perinçek, berincek: Sadık, içten bağlı. Fedakar.
Perizat: Peri kızı.
Perran: Uçan, uçucu.
Perrü bal: Kanat.
Pertev: Işık,nur.
Pervan: Pervane, geceleri ışık çevresinde dönen küçük kelebek.
Pervane: Mumun, ışığın çevresinde uçuşan küçük kelebek.
Pervaz: Kanat açmak. Uçmak.
Perveri: Besili, besiye alınmış, beslenmiş.
Pes: Yenilgiyi kabul ettiğini belirtmek için veya birinin şaşkınlık veren davranışlarına karşılık olarak kullanılan bir söz. Şimdi, o halde, öyle ise, öyle iken, öyle olunca, binaenaleyh. Sonra, ondan sonra, ardınca, müteakiben, nihayet. Hasılı kelam, velhasıl. Ne zaman ki. İşte. Eski dilde: O halde, öyle ise.
Pesend: Kıskanmak, imrenmek.
Peşe, beşe: Baş reis, paşa, bakan
Peşiman: Pişman
Peygamber: İnsanlara Tanrı'nın buyruklarını bildiren, onları Tanrı yoluna, dine çağıran kimse, yalvaç, yalavaç, elçi.
Peyke: Tahta sedir.
Peyman: And, yemin.
Peymane: Büyük kadeh, şarap bardağı.
Peyvest: Ulaşma, kavuşma.
Pınar: Yerden kaynayarak çıkan su, kaynak, kaynarca, menba, eşme, göze.
Pısmak, pusmak: Sinmek, başı omuzlara doğru çekerek korkuyla büzülmek.
Pilte: Fitil.
Pinhan: Gizli, saklı.
Pir: Hak katından aşıklık bağışlanmışlara dolu bade sunan Hızır. Yaşlı, büyük, ihtiyar reis, bir tarikatın kurucusu, tarikatta ulu kişi, herhangi bir meslek ve sanatın kurucusu.
Pişe: Sanat, iş, meslek. Sütle yoğrulmuş hamuru yağda kızartarak yapılan bir çeşit yiyecek
Pişkadem: Önde giden, kendisine uyulan kişi.
Pişrev: Önden giden, öncü.
Pişvaz: Karşılama.
Piyale: Kadeh.
Pohur: Azgın deve, erkek deve.
Posunmak: Sinmek, korkmak.
Poşu: Yüz örtüsü, peçe, ipekli baş örtüsü.
Poyraz: Kuzeyden esen keskin ve soğuk rüzgar.
Puc, puç: Hiç, boş.
Pul: Eskiden kullanılan akçadan küçük para.
Pus: Duman. Görüş uzaklığını çok azaltmayan bir tür hafif sis. Bazı meyvelerin üzerinde oluşan, zamk veya sakıza benzeyen madde. Yaprakların üzerinde görülen, örümcek ağını andıran böcek veya kurt yuvası. Ağaçların kütük ve dallarındaki yosun. Bazen meme başında oluşan kabuk.
Pusaruk: Sis, duman.
Puş: Örtü, giysi, elbise, zırh.
Pür: Dolu.
Püren: Yavşan otu gibi ocaklarda yakılan, süpürge yapılan kokulu bir ot.
Pürkemin: Çok az.
Pürnimet: Nimetle dolu.
Pürnur: Çok parlak, çok nurlu, nurla kaplanmış.
Püryan, biryan: Kebap.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- R -

Rab: Tanrı, Allah.
Rad: Gök gürültüsü, şimşek çakması.
Rah: Yol.
Rahi: Yolcu, gezgin.
Rahim: Acıyan merhamet eden, esirgeyen, koruyan, ahirette mümin kullarına Rahmet eden. Allah.
Rahimdürür: Rahim'dir
Rahle okumak: Ders görmek,
Rahm: Acıma, esirgeme, koruma.
Rahman: Merhamet sahibi, Tanrı.
Rahmet: Yağmur. Acıma, esirgeme, koruma, yargılama.
Rahşan: Parlak.
Raht: Eyer takımı.
Ravza: Çayırlık, çimenlik, bahçe.
Rasaf: Taş döşenmiş yol.
Rast: Doğru, düzgün. Tesadüf. Atılan şey hedefi vurma. Klasik Türk müziğinde bir makam.
Rayegan, raygan: Ucuz, bedava.
Rayiha: Koku.
Raz: Sır, giz.
Razi: Sırdaş, sır saklayan. Sırla ilgili.
Reaya: Halk, avam.
Rebab, rebap: Gövdesi Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış uzun saplı saz, bir çeşit kemençe.
Rehber: Kılavuz. Birinin doğruyu bulmasına yardımcı olan, yol gösteren kimse veya şey, delil.
Rehbin: Yol gören.
Reht: Bastırarak ezme.
Rehvan: Yolda giden, yürüyen.
Remz: İşaret, sembol, sırrı anlatmak için başvurulan söz veya kelime.
Renc: Zahmet, eziyet.
Rencur: Sıkıntılı, incinmiş.
Rengin: Renkli, güzel.
Resm: Adet, usul, tavır, davranış.
Reşme: Hayvan başlığında burun üzerine gelen zincir.
Ref: Kaldırma, yüceltme.
Reftar: Yürüme, salınma.
Reva: Yakışır, yerinde, uygun
Revan: Yürüyen, giden, akan.
Revane: Akmak, gitmek.
Revende: Gidici, giden.
Revzen: Pencere.
Reyhan: Güzel kokulu bir çiçek, fesleğen.
Rıdvan: Cennet bekçisi, Cennet kapıcısı.
Rıza: Memnunluk, istek, arzu.
Rızk: Nimet
Rifat: Yükseklik.
Rikab: Huzur, makam.
Rind: Kalender, aldırış etmeyen, dünyayı umursamayan.
Rindane: Kalenderler gibi hareket eden, rindçe davranan.
Risalet: Elçilik, peygamberlik; birisini bir vazife ile bir yere göndermek
Rişte: Tel.
Riya: Özü sözü bir olmamak, iki yüzlülük.
Riyazat, riyazet: Nefs terbiyesi, az yemek, az içmek az uyumak yoluyla nefsi terbiye etmek, nefsi yenmek için bunlara katlanmak.
Ruh: Dinlerin ve dinci felsefelerin insanda vücuttan ayrı bir varlık olarak kabul ettiği öz, tin, can kuşu. Öz. Eski dilde yanak.
Ruhban : Rahip
Rumum: Anlamlı gizli sözler. simge.
Rumuz: Manası gizli sözler.
Ruz: Gün.
Ruz u şeb: Gece ve gündüz.
Ruzi: Rızık, insanı besleyen şeyler.
Ruzigar: Zaman.
Rüchan: Üstün olma, üstün gelme, üstünlük.
Rüku: Eğilmek, namazda eller dizde eğilmek.
Rüstem: İran mitolojisinde çok kuvvetli bir kahraman.
Rüsva: Rezil, aşağılık, itibarsız.
Rüsvay: Küçük düşme, rezil olma.
Rüşd: Erginlik, olgunluk.
Rüzigar: Zaman, devir, dünya.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- S -

Saba: Sabah rüzgârı.
Sabak: Ders.
Sabir: Sabırlı.
Sabur: Sabırlı, sabreden.
Saçu: Düğün ve toyda saçılan şeker ve para kabilinden şeyler.
Sad: Kutlu, uğurlu. Yüz.
Sadak: İçine ok konulan torba veya kutu biçiminde kılıf, ok torbası.
Saddak: Doğrulama sözü, doğrudur demek.
Sadef: İnci kabuğu. Sert ve parlak, kıymetli bir maddenin kabuğu.
Sadhezar: Kutlu, uğurlu memleket.
Sadır: Göğüs.
Sadır yeri: Baş köşe.
Safa, sefa: Saflık, temizlik, şenlik, keyif.
Safa nazar: Temiz bakış, mürşidin bakışı.
Sağalmak: İyileşmek.
Sağanak: Birdenbire başlayan, genellikle kısa süren şiddetli yağmur.
Sagir: Küçük.
Sağrı: Sırt, arka.
Sağınç: Emel, istek, amaç, düşünce.
Sağış: Düşünce.
Sahat: Saat.
Sahavet: Cömertlik.
Sahha: Bir şey yiyip içen kimseye “Afiyet olsun” manasında söylenen söz.
Sahibkabul: Kabul eden, kabiliyetli, anlayışlı.
Sahipkıran: Güçlü ve üstün hükümdar.
Sahra: Çöl.
Sehavet: El açıklığı, cömertlik
Sahi: Cömert, eli açık.
Sahibi keyvan: Zühal gezegenine mensup. Bu gezegen insana keder verdiği için bu terkip “keder sahibi” anlamına gelir.
Sail: Soran, saldırıcı.
Saim: Oruçlu, oruç tutan.
Sait: Uğurlu, kutlu, mübarek.
Sakık: Çoban yıldızı
Sakıngıl: Sakın
Sakını: Sakın ha.
Saki: İçki sunan.
Sakka: Su taşıyan kişi.
Sal: Tabut, düzlük, yayla.
Sala, sela: Namaza davet için çağırmak. Minarede cenazeye çağrı için okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.)
Sala sala: Sallıya sallıya.
Salaca: Tabut taşıyan tahta.
Salak, salan, salağ: Davar avlusu, toplantı yeri, düzlük sağ taraf, ucu toplu zincirli bir nevi savaş tokmağı.
Salavat: Hz. Muhammed'e saygı bildirmek için okunan dua.
Saldırgan: Başkasına saldıran, yapısında saldırma özelliği olan, agresif, mütecaviz.
Salık: Doğru yolu gösterme, haber verme. Tarif etme.
Salınıban: Salınarak.
Salmak: Göndermek, sevketmek.
Salman: Peygambere ilk iman edenlerden bir İranlı.
Salmanam: Salmam, bırakmam.
Salus: Hileci, düzenci, gösterişçi.
Salusluk: Hilekarlık
Salyane: Salgın, vergi, yıllık saptanan para.
Samsa: Baklavaya benzeyen bir tür hamur tatlısı
Sandal: Sandalgillerden, kerestesi sert ve kokulu bir ağaç. İnsan taşıyacak biçimde yapılmış, kürekle yürütülen deniz teknesi.
Sanem: Put.
Sarı: Altın.
Sarı Saltuk: XIII. yüz yılda yaşayan bir alperen mürşid. Mahmûd-ı Hayrânî müntesibi olduğuna dair rivâyetler vardır. Tapduk Emre, tahminen bu zat tarafından yetiştirilmiştir. Sarı Saltuk, II. İzzeddin Keykavus'un maiyetine giren bir Türkmen boyunun başında bulunan Türkmen babasıdır. Balkanlarda vuku bulan Türk muhacereti sırasında tarih sahnesine çıkmıştır. O, Kalenderi meşrep bir derviş gazidir.
Sarraf: Kuyumcu. Altın ve gümüş gibi değerli madenlerden anlayan kişi. Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse.
Sarvan, savran, sayvant: Çadır, gölgelik, kervan başı, tahtadan yapılmış balık sırtı şeklinde çanta.
Sataşmak: Birşeyle karşılaşmak, bir şeye uğramak.
Satı pazar: Alışveriş
Savat: Gümüş işleme, kakma, kaplama.
Savay: İpekli bir cins Hint kumaşı.
Savgat: Armağan, hediye.
Savsala: Laf, safsata.
Savmak: Geçiştirmek, def etmek, bastırmak, bertaraf etmek.
Savulmak: Çağı, zamanı geçmek. Geçiştirilmek.
Savurtmak: Dağıtmak, etrafa yaymak.
Say: Çalışmak.
Saya: Üç etekli entari, köy entarilerinin ön etekleri içine konan ve çiçek şeklinde kesilen bez, ayakkabı tamircilerinin gön parçası, koyunları sayarak vergisini alan tahsildar.
Sayakmak, suyakmak: Aslına ulaşmak, aslına dönmek.
Sayış günü: Kıyamet günü.
Saykal: Cila, partalıcı,
Sayru, sayrı: Hasta.
Sayvan: Saçak, pervaz, kemer.
Sayeban, gölgelik, çardak.
Sayyad: Avcı.
Sazak: Kuvvetli esen rüzgar. Bataklık, sazlık. Mersin.
Sazıkar, sazikar, sazkar: Uygun. Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam.
Sebak: Ders
Sebil: Allah rızası için yaptırılan su hayratı veya umumi olarak bütün hayırlar.
Sebük: Hafif, yeğni. Çabuk, hızlı. Ağırbaşlı olmayan. Sevgili, aziz
Sebükbar: Yükü hafif, gailesiz.
Sebüksal olmak: Hafif olmak, önemsiz ve değersiz olmak.
Sebül mesan: Yedi kat gökyüzü. Yedi ayetten oluşan Fatiha suresi.
Secde, sücud: Namazda yere kapanma durumu.
Sedir: Üstü halı, kilimle örtülü, minderli, yastıklı kerevet, divan.
Sefa: Gönül şenliği, rahatlık.
Sefer kaydı: Yol hazırlığı, yol telaşı.
Sefine: Gemi.
Seğirdüben: Seğirterek, koşarak.
Segirtdürmek: Koşturmak.
Segirtmek: Koşmak.
Sehab: Bulut.
Sehel, selh: Kolay.
Seher: Sabahın erken vakti.
Sehergah: Seher vakti.
Sehv: Hata, yanılma.
Sekit: Gidermek, kaldırmak, bertaraf etmek.
Sekiz Uçmak: Sekiz Cenet.
Sela: Ölüm haberinin duyurulması
Selasil: Sıradağlar, zincirler, silsileler
Selatin: Sultanlar.
Selef: Önceki.
Selim: Doğru, temiz.
Selki: Hafif, yeğin.
Sem : İşitme
Sema: Gökyüzü
Semah: Oyun ve müzikle yapılan dinsel tören.
Semek: Balık, dünyayı boynuzlarında taşıdığına inanılan öküzün altında bulunan balık.
Semender: Ateşte yanmadığı rivayet edilen efsanevi bir hayvan, su kertenkelesi.
Sena: Övgü, yüceltme.
Seng: Taş.
Ser: Baş.
Sera: Yer, toprak, malı çok olmak. Zenginlik.
Serap: Çölde ışık tesiriyle yeşillik ve suluk gibi yerlerin oluşması.
Seraser: Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen.
Serbeser: Baştan başa.
Serencam: Baştan geçen, ibret veren şey.
Sergerdan: Başı dönmüş, şaşkın.
Sergüzeşt: Macera, baştan geçen olay.
Serheng: Asker, çavuş, kavas, kapı bekçisi.
Sermest: Sarhoş, kendinden geçmiş.
Sernigun: Başaşağı, tepetakla.
Serteser: Baştan başa.
Sert humar: Huysuz eşek.
Server: Baş, önder, lider.
Servi kamet: Selvi boylu.
Sesmek: Gelişmek, büyümek, yetişmek.
Settar: Allah'ın sıfatlarından biri. Örten, kapayan, gizleyen.
Sevi: Aşk, sevgi
Seyil: Sahil, kıyı.
Seyfi, sifî: Güzel gözlü bir kuş.
Seyr: Gezmek, rüya, düş.
Seyran: Gezinme, gezme.
Seyrangah: Gezinti yeri
Seyyah: Gezgin, gezmen.
Seyyat: Avcı.
Seza: Layık.
Sıdk: Doğruluk, içten bağlılık, sadakat
Sıfat: Yüz, kılık ve dış görünüş. Bir kimsenin görev, ödev, toplumsal veya hukuki bakımdan yeri ve özelliği. Bir adı, nitelik, nicelik, yer, sıra vb. bakımından niteleyen, belirten kelime.
Sığamak: Sıvazlamak, okşamak.
Sığın: Bir geyik türü.
Sımak: Kırmak, bozmak.
Sınamak: Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için birini, bir nesneyi veya bir düşünceyi yoklamak, denemek, tecrübe etmek. Bilgisini, yeteneğini, yeterliliğini veya niteliğini yoklamak, imtihan etmek.
Sındı: Makas.
Sınık: Kırık, kırılmış.
Sınmak: Kırılmak.
Sır: Varlığı veya bazı yönleri açığa vurulmak istenmeyen, gizli kalan, gizli tutulan şey. Aklın erişemediği, açıklanamayan veya çözülemeyen şey, giz, gizem. Bir işin, bir şeyin dikkat, yetenek, deneyim ve sezgi yardımıyla kavranabilen en zor, en ince yanı. Bir amaca ulaşmak için kullanılan, başvurulan özel ve gizli yöntem. Bazı nesnelere parlaklık verme, dış etkilerden koruma, sızmalarını önleme vb. amaçlarla sürülen, saydam veya donuk vernik. Aynaların arkasına ve kaplama metal eşyanın yüzüne sürülen ince tabaka.
Sırat: Cehennemin üstüne gerilmiş kıldan ince kılıçtan keskin köprü.
Sırça: Cam.
Sırdaş: Sırrı saklayan, sırrı bilen iki kişiden birisi.
Sırma: Gümüş tel, altın yaldızlı gümüş tel.
Sıyanmak: Karalamak, kötülemek.
Sıymak: Yenmek, bozguna uğratmak.
Sızırmak, sızurmak: Sızdırmak, süzmek.
Siccin: Cehennemde kötü ruhların mekanı olan bir vadinin ismi.
Sidretü'l-Münteha: Arş’ın sağ tarafında altıncı veya yedinci gökte bulunan ağaç. Yanında Cennet vardır ve Cennet’in nehirleri onun altından akar. Bu ağaca Tuba diyenler de olmuştur. Muttakilerin ve şehidlerin mekanıdır. Bu ağacın ötesine hiçbir kul geçemez. Ötesi Allah'ın zat alemidir. Beşer bilgisi, Sidre'de biter. Tasavvufta cem makamının karşılığıdır.
Siga: Sınav, imtihan
Sim: Gümüş, gümüş, tel, ziynet, süs eşyası.
Simurg: Yuvası Kaf dağında olduğu söylenen efsanevi kuş. Boynu uzun ve yüksekte uçtuğundan Araplar “Ankâ” derler. Bu kuş “Zümrüdüankâ” şeklinde de edebiyatımıza girmiştir. 30 kuşun şekli onda birleştiği için Simurg dendiği, Attar'ın “Mantıku't-Tayr'ında söylenmektedir. Devlet kuşu denilen de budur. Yüce makamları ve şekilllere tasarrufları cihetiyle Simurg, mürşid-i kamillere benzetilmiştir.
Sin: Mezar.
Sine: Göğüs, bağır.
Sinirmek: Hazmetmek.
Sinle: Mezarlık.
Sipah, sipahi: Atlı asker.
Sir : Sır.
Sitare: Yıldız.
Sitayiş: Övgü, övme
Siva: Başka, gayrı, özge.
Siyaset: Asılma.
Siyec: Kadın feslerinin önüne dizilen bir sıra altın, çalı çırpıdan yapılma çit.
Sofi: Sofu, softa, tasvvuf yolunu tutan kimse, İslam felsefecisi.
Sofu: Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan kimse. Aşırı temiz, çok yıkanan kimse.
Sokunma: Takınmak
Somak: Kurusu yemeklerin üzerine serpilen taneleri dut tanesi büyüklüğünde üzüm salkımı şeklinde ekşi kırmızı bir meyve.
Somat, sımat: Sofra, ziyafet.
Sonuk: İlaç, merhem.
Soya: Keskin çakı, kara tırnak, şahin ve benzeri kuşların keskin tırnakları.
Soyak: İz.
Soyha: Cenazenin üstünden soyulan elbise ve çamaşır.
Söbe: Biçimi yumurta gibi olan, beyzi, oval
Söğünmek: Sönmek.
Söyünmek: Sönmek
Subh: Sabah vakti.
Sud: Kar, fayda, kazanç.
Sufat: Sıfat, surat, yüz.
Sufi: Mutasavvıf, sofu, derviş
Sui: Suç, kötülük, fenalık.
Sui işlemek: Suç işlemek
Suk: Çarşı, pazar yeri.
Sulb: Soy, sülale, zürriyet.
Sultan-ı vakt: Zamanın sultanı
Sultan u ins ü cin: İnsanların ve cinlerin Sultanı.
Sumar: Son, nihayet.
Sun: Yaratma, kurma, yapma.
Suna: Su gibi güzel, boyu posu güzel sevgili, bir ördek cinsi.
Sunuf: Sınıflar
Supha: Düğün yemeği
Sur, sür: Kıyamette İsrafilin çalacağı boru. Bütün ölüler bu borunun çalınmasıyla dirilecektir.
sûr: Düğün, ziyafet.
Suret: Biçim, görünüş
Suret düzmek: Kılık kıyafet yapmak, düzmek
Susak: Su kabı, maşraba, tahta kova.
Suvarmak: Hayvana su vermek, su içirmek.
Suz: Yanıp yakılma
Sübe: Yumurta biçiminde, bebeğin kundaklanmış hali.
Sübhan: Allah, her türlü kusur, ayıp ve eksikten münezzeh.
Sübhane rabbiyel ala: Ey Yüce Rabbim, Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim.
Sücü, süci: Şarap.
Sükker: Şeker.
Süleyman: Kuran'da anılan peygamberlerden biri, İncil'de de adı geçen İsrail kıralı. (İ.Ö.970-93 arası) Kuran'ın bir çok ayetinde Süleyman peygambere verilen üstün güçler, ilahi nimetler ve saltanattan söz edilir. Kuran'a göre Süleyman, Davut peyganberin oğludur. Süleyman peygamberin kuşların dilini bildiğine, rüzgara ve cinlere hükmettiğine inanılır. Divan ve Halk şairleri, Süleyman peygamberin doğa üstü güçlerine ve kudretli yüzüğü Mührü Süleyman'a şiirlerinde telmih yoluyla, sıkça değinirler. Divan ve Halk şiirinde Süleyman peygamber kuvvet ve kudret örneği olarak işlenir.
Süllem: Merdiven.
Sünnet: Hz. Muhammed'in Müslümanlarca uyulması gerekli davranışlarının ve değişik konularda söylemiş olduğu sözlerin tümü. İbadet yönünden sünnet, farz olan nazalardan önce ve sonra kılınan namazlardır.
Sünü, sünüğ, sünük, süngük, süngek: Kemik.
Sürçek: Ayağı yere takılan.
Süslüman: Süslü Müslüman. Aşırı makyaj yapan, modayı takip edip dar kesim kıyafetler giyen, Akıllı telefonla yaptığı özçekimleri sosyal medyada paylaşan gösteriş meraklısı Müslüman kadın ve erkeklere verilen bir ad.
Süz: Yanıp tutuşma

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- Ş -

Şad: Sevinçli, neşeli.
Şadan: Mutlu, neşeli.
Şadda: Kuşak.
Şadi: Memnuniyet, sevinç, gönül ferahlığı.
Şadoluben: Sevinerek.
Şah, şeh: Padişah, sultan,
Şahan: Şahin.
Şahbaz: Yiğit, güçlü. İri bir tür akdoğan.
Şahenşeh: Şahlar şahı.
Şahı alem: Alemin padişahı,
Şahı huban: Güzeller şahı.
Şahı merdan: İnsanlar şahı.
Şahne, şahna: Vergi toplayıcı, tahsildar.
Şakımak: Güzel şarkı söylemek veya şiir okumak. Çok konuşmak, çenesi düşmek
Şaki: Hırsız, yol kesen, eşkiya.
Şakir: Şükreden, durumundan memnun olan kimse.
Şakird, şakirt: Öğrenci, çırak.
Sana, şane: Tarak.
Şar: Şehir.
Şaraben tahur: Tertemiz içecekler.
Şavk: Işık.
Şay: Duyuru, ilan.
Şayyip: Eskiden davulla meydanları çıkıp, "Ey ahali, duyduk duymadık demeyin!.." diye bağırarak padişahın fermanını ilan eden kişi, tellal. Günümüzün şayyiplerine radyo spikeri, televizyon sunucusu gibi adlar veriliyor.
Şeb: Gece.
Şebgir: Gece uyumayan.
Şebih: Benzer, benzeyen
Şecer: Ağaç
Şeddad: Tanrılık davasında bulunan ilk hükümdar. İrem kentinin kurucusu.
Şefi: Şefaat eden, yardımcı olan
Şeh: Şah, padişah
Şehd, şeyd: Bal. gömeç balı, asel.
Şehriyar: Padişah, hükümdar.
Şehvet: Nefsin şiddetli arzuları, cinsi istek.
Şek, şekk: Şüphe, kuşku.
Şekker: Şeker.
Şekeristan: Şeker kamışı tarlası.
Şekur: Şükürleri kabul eden Allah, çok şükreden. Hz. Muhammed'in sıfatlarındandır.
Şekva: Şikayet, aciz kaldığını ve zavallılığını haber vermek.
Şem, şem'a: Mum.
Şems: Güneş.
Şeraben tahur: Cennete mahsus şurup.
Şerh: Yorumlamak.
Şerha: Yarık.
Şerheylemek: Açmak, açıklamak.
Şer'in: Şeriatın
Şeriat: Kuran'ın açık anlamı
Şerik: Ortak. Şerik koşmak; Tanrı'ya ortak koşmak.
Şermsar, şermisar: Utanan, utanmış, mahçup olmuş
Şeş:Altı
Şeş olmak: Çözülmek, bağı koparılmak,
Şeşirmek: Atmak, boşaltmak.
Şeşmek: Çözmek, çıkarmak.
Şeşte: Altı telli tanbur
Şevle: Şule, alev, yalım, parıltı.
Şeyatin: Şeytanlar.
Şeybet: Yaşlılık, sakalına ak düşmek.
Şeyda: Aşk çılgını, tutkun.
Şeyda bülbül: Gülün sevgisiyle kendini yitirmiş bülbül.
Şeyh: Tarikatlarda kendisine uyulan ve derviş yetiştiren yetkili kişi.
Şıvga: İnce fidan dalları, yeni sürmüş ince düz dallar.
Şikar: Av.
Şikest: Kırılmış.
Şikeste: Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş, kırık.
Şilek, şellek: Yük halinde bağlanmış çalı çırpı pılı pırtıdan ibaret sırt yükü.
Şimdiden geri: Şimdiden sonra.
Şir: Aslan.
Şirgir: Aslan avcısı, aslan tutacak kadar güçlü. Yarı sarhoş, az keyifli.
Şirhar: Süt emen, sütten kesilmemiş.
Şirk: Ortak tanımak, Tanrı'ya ortak koşmak.
Şit: Âdem Peygamberin oğullarından, bez dokumayı icat etmiştir, onun için dokumacıların piri sayılır.
Şita: Kış.
Şivekar: Nazlı, cilveli.
Şol: Şu.
Şolok dem: O zaman
Şor: Lakırtı. Tozlu yer. Ot.
Şölen: Ziyafet. Belli bir amaçla düzenlenen eğlence. Din töreni niteliğinde yemek toplantısı. Yalnızca fakir ve kimsesizlere verilen bey yemeği.
Şuğ: Filiz, ağacın ilkbahar sürgünü.
Şule: Işık
Şum: Uğursuz, şom.
Şumar: Sayı, sayan.
Şur: Cezbe, manevi bir hal
Şurlak: Çağlayan, şelale.
Şuride: Perişan, âşık, tutkun.
Şuriş: Karışıklık, kargaşa.
Şükr: Teşekkür.
Şükrane: Şükran alameti, nişanesi, muştuluk.
Şümar: Hesap, sayı. Sevgi, muhabbet.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- T -

Taalluk: Bir şeyin başka bir şeyle bağlı olması. Ait olma.
Taallüm: Öğrenme, okuyarak ders alarak elde etme.
Taat: Tanrı buyrukları, ibadet.
Ta vü Sin ü Ya: Bu harfler, semboliktir. Bundan kasıd Hz.Peygamber'dir. "Ta" Taha suresine; "sin" ise Yasin suresine işarettir. İkisi birden, Hz.Peygamber'in maddi ve ruhani yönlerini ifade eder.
Tab: Huy, yaratılış.
Tabıl: Davul. Tabi olan.
Tabıl pazu: Eskiden askerlerin veya cengaverlerin kollarına taktıkları hangi beyliğe veya hangi ülkeye ait oldularını gösteren armalı kol bağı, pazubent.
Tabılbaz: Davulcu.
Tabil: yemeklere konulan biber, nane, tarçın gibi şeyler, baharat.
Tac: Başlık, maddi ve manevi bir makam işareti. Tasavvufta marifet sahibi olmaktan kinaye bir işaret.
Tacil: Acele.
Tacillemek: Acele ettirmek.
Tağ: Dağ. Kavun, karpuz gibi bitkilerin gövdeleri ve yerde kayılan kolları, dalları.
Tağca: Dağca. Dağ kadar.
Taharet: Temizlik.
Tahir: Temiz.
Taht: Hükümdarların oturduğu büyük, süslü koltuk.
Taht-ı Süleyman: Süleyman Peygamber'in rüzgarla hareket eden tahtı.
Tahtessera: Toprak altı, yerin altı.
Tak: Özür, kusur.
Takaza: İhtiyaç, gerekli olma. Lüzum, icap etme.
Takva: Günahtan sakınma.
Takrir: Yerleştirme, yerleştirilme
Taksirlik: Bir şeyi yapmaya kudreti varken çekinip yapmamak.
Takye: İnce, hafif ve yarım küre şeklinde bir başlık, takke
Talak: Boşama.
Talbınmak: Sıçramak, çırpınmak.
Talib-i ilim: İlim öğrenen
Talmak: Dalmak.
Taluban: Dalarak, dalıp.
Tama: Tamah, doymazlık, aç gözlülük.
Tamahkar: açgözlü
Tamar: Damar.
Tamla: Damla.
Tamaşa: Temaşa, seyretme, hoşlanarak bakma.
Tammak: Damlamak.
Tamu: Cehennem.
Tan: Seher vakti. Güneş doğmadan önceki zaman.
Tan etmek: Hoş görmemek, kötülemek, yermek, ayıplamak.
Tan eylemek: Sövmek, yermek, kınamak.
Tan itmek: Kınamak, yermek.
Tana: Susuzluktan yanmak.
Tana kalmak: Şaşmak.
Tanı: Hastalığın ne olduğunu araştırıp ortaya koyma, tanılama, teşhis. Yunus Emre şiirlerinde tanışıklık anlamında kullanılmıştır; "Sen fakihsin ben fakir, sana tanımız yoktur"
Tanış: Tanıdık kimse, bildik.
Tanlacak: Seher vaktinde.
Tanşuk: Tanışık. Konuşma.
Tap: Yeter, kafi.
Tap bak: İyi bak, yeterli bak, iyice bak.
Tap dur: Yeterlidir, kafidir.
Tap uzat: Kısa söyle; kısa kes, az söyle. Kafi derecede uzat.
Tapduk: Çocuğu uzun süre olmayanların, çocuğu olduğunda verdiği adlardan. Saygı ve sevgiye layık, saygıdeğer. İbadet, tapınma
Tapduk Emre: Yunus Emre'nin şeyhi. Barak Baba veya Hacı Bektaş-ı Veli'nin halifesi.
Tapı: Tapınılan şey, mabut.
Tapır: Buluş, yenilik, icat.
Tapmak: İtaat etmek, bağlanmak, bulmak.
Tapşırmak: Ismarlamak. Emanet etmek. Söylemek, ad söylemek.
Tapu: Makam.
Tapu kılmak: Hizmet etmek. ululanmak.
Tapusunda: Huzurunda.
Tapuya gelmek: Huzura gelmek.
Tar: Dar. Karanlık.
Tarac: Darmadağın.
Tarap: Sevinç, coşku.
Taraş: Tarla, bağ, bahçe gibi yerlerden toplanan üründen arta kalanlar
Tarik: Yol
Tarkan: İmtiyazlı ve soylu kişi
Tarlan: Doğan, sarıya çalgın renkli, iri pençeli doğan.
Tarumar: Dağınık, karışık, perişan.
Taşra: Dışarı.
Tatar: Mal, davar. Binek hayvanı.
Taye: Dadı.
Tavaf: Çevresini dolaşmak.
Tavk: Gerdanlık, koyun ve keçilerin gerdanından küpe gibi sarkan iki tane.
Tay: Denk, yükün bir tarafı, deve yükünün bir tarafı, tezgâh çıkrıklarını sıkıştırmak için ileri geri gidip gelen ayar.
Taygun: Yavru, çocuk, torun
Tayın: Askerin bir öğün yemeği.
Taylak: İki yaşındaki deve, deve yavrusu.
Taylasan: Sarığın kenarından uzatılan uç kısmı. Şer'i ve manevi makamlarla ilgili bir alamet.
Tayyar: Hz. Ali'nin kardeşi, Peygamber'in amcası oğlu.
Tazı: Genellikle tavşan avında kullanılan, uzun bacaklı, çekik karınlı, çok çevik bir tür köpek.
Tebdil: Tedbir.
Teber: Balta, dervişlerin kullandığı iki yüzlü yarım ay biçimindeki balta.
Teberra: Yüz çevirmek.
Teberrük: Hediye, uğurlu sayma.
Tecdid: Yenileme, yeniden yapma.
Tecella: Tur Dağı'nda Tanrı'nın Musa'ya görünüşü.
Tecelli: Allah eserlerinin mevcut olanda görünmesi
Tecelliyat: Görünme, belirme, Allah'm sır ve kudretinin salike eşya aleminden görünmesi.
Teci: sır, bilinmezlik, ne olduğu bilinmeyen.
Tecrim: Cezalandırma.
Tedbir: Bir şeyi temin edecek veya def edecek yol. Cenab-ı Hakk'ın hakim isminin manasına uygun hereket etmek.
Tefekkür: Düşünme, düşünce.
Teferrüç: Gezinti, ferahlık.
Teferrüçgah: Gezinti, eğlence yeri.
Tefrik: Ayırmak.
Tehne: Tenha, ıssız.
Tehi: Boş.
Tek: Gibi.
Tekebbür: Kibirlenme, böbürlenme, büyüklenme.
Tekellüf: Zahmetli, külfetli, zor.
Tekye: Dervişlerin zikir veya ibadet için toplandıkları mekan. Mecazen, mürşid-i kamilin gönlü
Telek, tilek: Kuş tüyü
Teleme: Maya ile kestirilmiş süt. Teleme peyniri. Beyazlık ve saflık.
Tellal: Eskiden davulla meydanları çıkıp, "Ey ahali, duyduk duymadık demeyin!.." diye bağırarak padişahın fermanını ilan eden kişi, şayyip, duyuran, spiker, sunucu
Temenna: Eli alnına götürerek selamlama işareti yapma.
Temren: Okun sivri uç demiri.
Teneşir: Ölü yıkanan kerevet, salacak
Teng: Dar, sıkıntı, melul, keder. Kıtlık
Tenûre: Tandarlık, mutfakta giyilen giysi, yakasız önü göbeğe kadar açık üst kısmı bele kadar dar etekleri geniş kolsuz giysi.
Tepir: Kıl elek, kalbur, buğdayın tanelerini samanından ayırmak için kullanılan kamıştan ya da ince dallardan yapılmış sepet.
Terah: Gam, gussa, kader, tasa, üzüntü.
Terceman: Tercüman, tercüme eden, bir dilden başka bir dile çeviren.
Terk urmak: Terk etmek, bırakmak, vazgeçmek.
Terkin urmak: Vazgeçmek.
Tersa: Hristiyan
Tesbih okumak: Subhanallah demek, Allah'ı şanına layık olarak zikretmek, anmak.
Teslimlik: Bağlılık.
Teşbih: Benzetme
Teşviş: Karıştırma, bulandırma.
Teşviş etmek: Karıştırmak
Tevbe: İşlediği bir günah veya suçtan pişman olarak bir daha yapmamaya karar verme, tövbe.
Teveccüh: Bir yana doğru yönelme, yüzünü çevirme. Güler yüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma, sevme.
Tevekkül: İşi Tanrı'ya bırakıp yazgıya razı olma.
Tevfik: Yardım, Allah'ın kişiye yardımı. Manevi yardım.
Tevhit: Birlemek, Tanrı'yı bilmek.
Teyin: Sincap cinsinden bir hayvan.
Tezbahar: İlkbahar, erken gelen bahar.
Tezcek: Çabucak, hemen
Teze: Taze.
Tezele: Tazele, yenile,
Tezkin: Teşbih etmek, benzetmek.
Tezkiye: Temizleme, soruşturma.
Tezmek: Kaçmak.
Tezrau: Ekiniz, ektikleriniz anlamında Arapça bir söz olup, Kuran'da Yûsuf/47; Vakıa/64'te geçmektedir
Tezvir: Yalan söyleme.
Tıfıl: Çocuk.
Tıflı nareste: Ergenlik yaşına ermemiş genç.
Tığ: Kılıç, pala.
Tığlamak: Kurban kesmek.
Tılsım: Büyü, efsun, sihir, doğaüstü işler yapabileceğine inanılan güç.
Tımar: Devlet tarafından geçim için verilen toprak. Tedavi.
Tınab, tınap: İp, destek.
Tınmak: Ses çıkarmak, söz söylemek.
Tig, tiğ: Kılıç.
Timar: Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. Eskiden sipahiye verilen öşrü alınacak arazi.
Tin: Ruh
Tir: Ok.
Tiryak, tiryek: Panzehir, zehire karşı ilaç.
Tiz: Çabuk, acele.
Tokmak: Ağaçtan yapılmış iri çekiç. Kapıya asılı duran ve kapıyı çalmaya yarayan, türlü biçimlerde metal parça. Kapı kolu yerinde bulunan ve kapıyı açmaya yarayan topuz. Dibekte dövme işi için kullanılan ağaçtan araç. Davul vb. vurmalı çalgıları çalmakta kullanılan ve çalgının bir parçası olan araç.
Toğan: Doğan.
Toğırlık: Doğruluk.
Toğru: Doğru.
Toğmak: Doğmak.
Tokuz Arslan: Dokuz kat gök.
Tolga: Miğfer, çelik başlık
Tolınmak: Dolunmak, batmak, dolanmak, Gurub etmek.
Ton, don: Elbise. Giysi.
Tonanmak: Donanmak, süslenmek.
Tor: Acemi, toy, alışmamış.
Toy: Düğün, dernek, ziyafet. Acemi. Kazdan büyük yabani bir kuş.
Toylamak: Ziyafet çekmek, yedirip içirmek.
Toymak: Doymak, tatmin olmak.
Tozmak: Gezmek, salınarak dolaşmak.
Töhmet: Karaçalma, suçlama.
Tövbe: İşlediği bir günah veya suçtan pişman olarak bir daha yapmamaya karar verme, tevbe.
Tuba: Cennette bulunduğuna inanılan, kökü yukarıda, dalları aşağıda büyük bir ağaç.
Tuç: Değirmen baltacığı. Alt değirmen taşının ortasında bulunup üst taşa giren mihverin üzerine geçirilen balta şeklindeki alet.
Tudaş olmak: Rast gelmek.
Tulı emel: İsteklerin sonsuzluğu, sonsuz arzu.
Tufan: Nuh Peygamber zamanında yağan ve bütün dünyayı su altında bırakan şiddetli yağmur. Çok yoğun veya şiddetli şey
Tuğ: Başlangıçta Türklerce kutsal sayılan ve kutas-kotas adı verilen Tibet öküzünün, sonraları atın kuyruk kıllarından yapılan sembol, hükümdarın verdiği saygınlık belirten sorguç.
Tugyan: Taşma, taşkınlık, azgınlık. coşkunluk.
Tulı emel: Hırs, tamah, tükenmez arzû. Olmayacak dilek.
Tullab: Talipler.
Tuman: Giysi, elbise.
Tup: Hep, tüm, birden.
Tur: Hz. Musa'nın İlahi tecelliye mazhar olduğu dağ. Edebiyatımızda Tur, duruma göre bazan gönül, çoğu zaman ise beden için kullanılmıştır.
Turab, türab: Toprak.
Turac: Bir cins sülün.
Turak: Durak, menzil, durulacak yer. Yerleştirilen yer. Yurt.
Turalanmak: Avlanmak.
Turan: Eski İranlılar tarafından Türk ülkesine verilen ad; Orta Asya.
Turfanda: Taze, yeni.
Tuş eylemek: Yönelmek, karşı gelmek.
Tuşlamak : Rastlamak, karşılaşmak
Tuti: Papağan. Konuşmayı seven, konuşkan
Tülek: Tazece tüylemeye başlamış, tüyünü değiştirmekte olan. Usta. Hileci.
Tülü maya: Güzel tüylü deve.
Türkü: Hece ölçüsüyle yazılmış ve halk ezgileriyle bestelenmiş manzume, Türk dilinde söylenen, melodi.
Tütsü: Güzel kokulu ot yakarak ortaya çıkarılan koku. Dinî törenlerde veya çevrenin güzel kokmasını sağlamak amacıyla yakılan kokulu madde, buhur.
Tüvanger: Paralı, zengin.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- U -

U: Ve.
Ubrulmak: Devrilmek.
Ubudiyet: Bendelik, kulluk, kölelik.
Uç: Son, nihâyet. Kenar, sınır.
Uca: Yüce, yüksek, yüksek yer.
Uçmak: Cennet.
Uçunmak: Korkudan benzi sararmak, rengi gitmek.
Ud: Değer.
Udlu: Değerli.
Udlu konuk: Ağır konuk, ağırlanması gereken konuk.
Uğrı: Hayal kırıklığına uğramak, şaşkınlığa uğramak.
Uğri: Ur, tümör.
Uğru: Hısız, eşkiya, yol kesen.
Uğrulamak: Çalmak, hırsızlık yapmak.
Uğrun: Gizli
Uğur: Ön.
Ukba: Ahiret, öbür dünya.
Ulak: Haberci.
Ulanmak: Ulaşmak, kavuşmak, eklenmek.
Ulaşır: Sataşır.
Ulu divan: Mahşer günü insanların Tanrı huzuruna çıkışı.
Uluk: Ulu, büyük, güzel.
Ulum: Bilimler, ilimler.
Ulvi: Ulu, yüce, yüksek.
Umar: Çare.
Umman: Büyük deniz, engin deniz, okyanus.
Umu: Ümit, emel, arzu.
Unamak: Saymak, değer vermek, önem vermek
Unmak: İyileşmek.
Ur: Kale hendeği, şehir, kent, yüksek ve korunaklı yer
Ura: İlmek yapmak
Urd: Kuru ot veya çalıların yanması.
Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
Urmak: Vurmak.
Urum: Eskiden Anadolu'ya verilen ad.
Uru: Kalkık, dik.
Uruşan: Ruşen, aydın, vuruşan.
Uruşkan: Dövüşken, kavgacı kişi.
Uryan, üryan: Çıplak.
Us: Akıl.
Usalmak: Uslanmak, akıllamak.
Usan: Gafil, gevşek, tembel, isteksiz.
Ustager: Usta, iyi iş yapan.
Usul: Ölçülü, mevzun, uzun, uslu, akıllı.
Uş, Uşda: İşte.
Uşanmak: Kırılmak
Uşatmak: Ufaltmak, parçalamak.
Utmak: Ütmek, kazanmak.
Utlu: Utangaç, namuslu, iffetli.
Uyagur: Mezar uykusu, ölüm uykusu.
Uyak: Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı ahengi veren heceler veya aynı görevde olmayan ancak benzeşen sesler, kafiye.
Uyakmak: Batmak, gurup etmek.
Uyhu: Uyku.
Uz: Usta, uzman, uzun.
Uz gelmek: Münasip, uygun gelmek.
Uzlet: Bir yana çekilip yalnız yaşama. Allah'tan başka herşeyden tecrid olunarak yaşama.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- Ü -

Ü: Ve
Üce: Yüce, yüksek.
Üç yüz altmış altı kapı: Hurifiler göre vücutta bulunan damarlar.
Üğrümek: Sallamak.
Ülfet: Alışma, görüşüp konuşma.
Ümera: Amirler, yüksek memurlar.
Ümmet: Bir peygambere inanıp bağlanan cemaat.
Ün: Ses, seda.
Ürek: Yürek.
Ürke: Ürker.
Ürküşmek: Ürkmek, bir şeyden korkup birden sıçramak.
Üryan: Çıplak.
Üsgek: Yüksek, yüce.
Üsgüf: Üsküf.
Üsküf: Başlık, serpuş. Simle bezeli baş örtüsü. Genç kızların ve gelinlerin giydikleri, genellikle kırmızı renkli, ince keçe, şayak ya da çuhadan yapılmış başlık.
Üstat: Bilim veya sanat alanında üstün bilgisi ve yeteneği olan kimse. Genellikle erkekler arasında senli benli konuşmada kullanılan bir seslenme sözü.
Üstaz: Üstat, usta, hoca.
Üş: Üç
Üşmek: Toplanmak.
Ütmek: Kazanmak
Ütülmek: Kaybetmek
Üveys: Veysel Karani. İslamiyetin doğuş döneminde Yemen'de dünyaya gelmiş ve İslamı kabul ederek kendini zühd hayatına adamış bir şahsiyettir. Hz.Peygamber'i sağlığında çok görmek istemesine rağmen ziyaretine gittiğinde görüşememiş, ancak Hz.Ömer devrinde Medine'ye gelme imkanı bulabilmiş, buradan da Küfe'ye geçmiştir. Anadolu'nun muhtelif yerlerinde de pek çok makamı bulunan Veysel Karani, manen irşad edilmiş velayet erlerindendir. Bu meşrepte olan kişilerin de kutbu kabul edilir. Bu tür velilere "Uveysî" veya "Uveysî meşrep" denilmektedir. Üveys'in vefat tarihi kesin olarak belli değildir.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- V -

Vacib, vacip: Gerekli olan şey.
Vade: Bir işin yapılması veya bir borcun ödenmesi için tanınan süre, mühlet, mehil.
Vahdet: Birlik.
Vakt: Vakit, zaman.
Vala: Gelinin başına örtülen bir çeşit örtü. Yüce, yüksek.
Valih: Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış.
Varak: Yaprak, kağıt veya kitap yaprağı, yazılmış kağıt.
Varışmak: Birbirine gidip gelmek
Vasf: Bir kimse ya da nesnenin durumu, sıfatı, niteliği 2- Bir şahıs ya da nesnenin durumunu anlatarak tanımlama, niteleme. 3- Övme, övgü
Vasıf: Nitelik, karakter, vasfeden, bildiren, öven
Vasfetmek: Bir şeyin özelliklerini, hâlini, şeklini veya rengini tarif etmek, anlatmak, övmek.
Vasl: Birleşme, kavuşma.
Vattaku: Sakınınız
Vaya: Fayda.
Vaye: Nasip, kısmet.
Vebal: Günah, kabahat, sorumluluk, dinî bakımdan suç sayılan iş veya davranış
Vech: Yüz.
Veçh: Yön
Velbağsü bağdel mevt: Öldükten sonra dirilme.
Velekad: Asalet, iyilik.
Veli: Amma, lakin
Velvele: Gürültü, bağrışma.
Veribidi: Vermişti.
Veri gelmek: Vermek.
Vermegil: Verme, vermeyesin
Vesvas: Kuran-ı Kerim'de Nas suresi. 114/4. ayet.
Vesvese: Şüphe, kuruntu.
Vettekun: Çekinin, sakının.
Veyil, veyl: Avare, aylak.
Via: Yol.
Viran: Yıkık, harap.
Vire: Hiç durmadan, art arda, urmaksızın. Amana gelme, yenilgiyi kabul etme, üzerinde savaşılan şeyi verme.
Viribidi: Vermişti.
Viribimek: Vermek. Yollamak, göndermek.
Veribiyen: Verebilen, yollayan, gönderen
Visal: Kavuşma, sevgiliye kavuşma.
Vu, vü: Ve.
Vuhuş: Vahşiler, vahşi hayvanlar, insandan kaçan, evcil olmayan hayvanlar. Yırtıcılar.
Vuslat: Kavuşma.
Vücut şehri: Beden, can, özvarlık.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- Y -

Ya: Ey.
Ya nun sin: Arapçada Yunus, isminin kök harfleri
Yaba: Harman savurmakta kullanılan, çatal biçiminde, tahtadan tarım aracı
Yaban: Baba ocağından uzak olan yer, gurbet. İnsan yaşamayan ıssız yer. Vahşi olan, evcil olmayan canlı. Kendi kendine yetişen bitki. Yabancı, el, yerli halktan olmayan kimse.
Yad: Yabancı, yabancı il.
Yadel: Gurbet, yabancı memleket
Yağı: Düşman, hasım.
Yağlık: Mendil, çevre, çenber.
Yahşi, yahşı: İyi.
Yakin: Sağlam, kesin bilgi
Yakup: İsrailoğullarından Yusuf Peygamber'in babası olan peygamber.
Yakut: Çeşitli renkleri olan kıymetli bir süs taşı.
Yalaz: Parlak.
Yalabık: Şimşek, parlak.
Yalabımak: Parıldamak, alev alev, parıl parıl.
Yalap: Parça.
Yalbırdak: Çıplak, yalın, kılıfsız, parlak.
Yalçın: Dik, sarp.
Yaldak: Yalancı, aldatıcı.
Yalgın: Serap, yanıltıcı görüntü.
Yalguz: Yalnız, tek başına.
Yalıncak: Çıplak, yoksul, yalın ayaklı.
Yalıf: Alev.
Yallım: Yalçın, çıkması güç, sivri kaya.
Yalman: Kılıcın keskin ağzı, kılıcın uç kısmı. Eğimli, dik tepe
Yamaç: Dağın veya tepenin herhangi bir yanı. Ön, yan, yakın
Yaman: Yuvuz, kurnaz, kötü.
Yandaş: Birinden yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse, yanlı, taraflı, taraftar.
Yanıban: Yanarak
Yanık: Yanmış veya yanmakta olan. Sevdalı, aşık, istekli. Rengi koyulaşmış. Sıkıntı veya hastalıktan iyi gelişmemiş, kavruk. Verimsiz, kıraç duruma gelmiş olan. Bıkkın, üzüntülü, dertli. Duygulu, dokunaklı, acılı, etkili. Yanmış yer, yanmış olan yerde kalan iz. Herhangi bir ısıdan meydana gelen doku bozukluğu.
Yanıl alma: Kırmızı parlak elma.
Yap: Gevezelik etme, fazla konuşma
Yapalak: Tüylü
Yar: Sevgili, sevilen, dost, yardımcı. Uçurum.
Yarağ, yarak: Hazırlık, azık, yol hazırlığı.
Yarağ kılmak: Hazırlanmak, hazırlık yapmak
Yaraşuk: Layık, uyun.
Yaren: Arkadaş, dost.
Yargılamak: Bağışlamak.
Yargu: Hüküm, muhakeme.
Yarlıgamak: Tanrı, birinin suçunu bağışlamak, mağfiret etmek.
Yarlıganmak: Bağışlanmak
Yarlık: Aşk, ferman.
Yasılmak: Yaslanmak.
Yasin: Kuran-ı Kerim'de 36. Surenin ismi.
Yaşın: Gizli.
Yatlı: Yaramaz, kötü, aşağılık.
Yatlu: Kötü, fena
Yavı: Yitik, akılsız, sersem
Yavı kılmak, yavıklamak: Kaybetmek, yitirmek.
Yavlak: Pek çok, gayet.
Yavru: Yeni doğmuş hayvan veya insan. Çocuk, evlat. Bir şeyin küçüğü. Güzel, alımlı genç kız.
Yavu kılmak: Yitirmek.
Yavu varmak: Aramak.
Yavunmak: Kaybolmak.
Yavuz: Kötü, dehşetli iyi.
Yayık: Tereyağı çıkarmak için sütün, yoğurdun içinde çalkalandığı kap veya makine. Yayılmış, yayvan.
Yayla: Akarsularla derin bir biçimde yarılmış, parçalanmış, üzerinde düzlüklerin belirgin olarak bulunduğu, deniz yüzeyinden yüksek yeryüzü parçası, plato. Dağlık yüksek bölgelerde, kışın hayat şartları güç olduğu için boş bırakılan, yazın havası iyi ve serin olan, hayvan otlatma veya dinlenme yeri.
Yaylamak: Gezip dolaşmak, yaylaya çıkmak, kokmak.
Yazdıç: Anıt, kitabe
Yazı: Ova. Yayla. Talih.
Yediler: Hz. Muhammed'in gizini bilen Tanrı elçisi bir kutupla altı erenden olşan imamlar topluluğu. Yediler Üçler'den sonra gelir. Dünyayı Tanrı adına bunlar yönetirler.
Yedmek: Bir kimseyi elinden tutarak götürmek.
Yeğ: Bir başkasından daha çok beğenilip tercih edilen, üstün görülen, müreccah.
Yeğin: Çabuk, suyun çok ve kuvvetli akışı.
Yeğrek: Daha iyi, daha üstün.
Yekta: Biricik, tek, eşsiz.
Yekte: Siyah eteklik, yelek.
Yeksan: Yerle bir, birlikte, beraber, her zaman, denk, bir, eşit.
Yel: Rüzgâr. Romatizma ağrısı. Kalın bağırsaktaki gaz.
Yelkin: Hızlı, rügâr gibi.
Yelmek: Koşmak, telaş ve aceleyle yürümek.
Yeltemek: Gayrete getirmek.
Yeltmek: Heveslendirmek, meylettirmek
Yenle: Yeniden.
Yerci: Mezar.
Yerinmek: Üzülmek.
Yermek: Kötülemek.
Yesir: Esir.
Yetirmek: Yetiştirmek, eriştirmek.
Yetkin: Olgun, yetişkin, orta yaşlı.
Yetmek: Erişmek, ulaşmak
Yezdan: Tanrı, Allah.
Yezid: Hz. Muhammed düşmanı Ümeyye oğullarının soyundandır. Peygamberin en büyük düşmanlarından olan Ebu Süfyan'ın torunu ve Emevi İmperatorluğunun kurucusu Muaviye'nin oğlu'dur.
Yıylamak: Koklamak
Yıkışmak: Güreşmek.
Yıramak: Uzaklaşmak.
Yiğit: Güçlü ve yürekli, kahraman, alp. Gözü pek, düşüncelerini açıkça söylemekten çekinmeyen kimse. Delikanlı, genç erkek.
Yiğrek: Daha iyi
Yitirmek: Kaybetmek.
Yol: Usul, düzen.
Yolak: Patika, dağ yolu.
Yorağ: Pabucun üst kısmı.
Yordam: Yatkınlık, alışkanlık, yeti, meleke. Kılavuz, yardımcı. Yöntem.
Yortmak: Hızlı koşmak, devamlı yol yürümek, sefer etmek.
Yorutmak: Yürütmek.
Yoyılmak: Eski haline dönmek, geri gelmek, bozulmak, silinmek.
Yöğrük: Seri koşan, hızlı yürüyen.
Yöğşürmek: Koşuşmak.
Yönelmek: Gönelmek, belli bir yön tutmak, yüzünü belli bir yöne doğru çevirmek, teveccüh etmek, yönlenmek
Yöre: Dik, bayır, yokuş, taraf.
Yuka, yuha, yufka: İnce.
Yumuş: Hizmet.
Yumuşlu: Hizmetli.
Yunak: Hamam. Üzerinde çamaşır dövülen ve yıkanan, büyük taş parçası.
Yunmak: Yıkanmak.
Yusuf: İbrani Peygamberi. Yakup peygamberin oğlu, Yusuf'un serüveni Tevrat'ta, Tekvin bölümündedir. Yusuf, Kuran'ı Kerim'de Yusuf Suresi'nde yer alır. İslami edebiyatlarda ''Ahsen'ül Kısas'' diye geçen Hikayenin en güzeli diye anılan Yusuf hikayesinin etkileri Türk Edebiyatı'nda da yaygındır. Yusuf ile Züleyha arasında geçen olaylar birçok mesneviye konu oldu, Yusuf ile Züleyha adını taşıyan bir çok hikaye yazıldı.
Yusuf alması: Bir cins kırmızı elma.
Yuvanmak: Ağırdan almak.
Yuvuk: Geyik.
Yuvunmak: Yıkanmak, elini eteğini çekmek.
Yuyucu: Cenaze yıkayıcı, gassal, ölü yıkayıcı.
Yügrük, yüğrük: İyi yürüyen, iyi koşan, çevik.

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ


- Z -

Zad ü zevad: Azıklar
Zağ: Karga.
Zağlı: İyi bilenmiş.
Zahid: Çok aşırı sofu, kaba sofu. Alevilerce kızılbaş olmayan.
Zahit: Süs ve makamlarından feragat eden kimse, sofi.
Zahir: Dış görünüş.
Zahm: Yara.
Zahimdar: Yaralı.
Zahman: Sıla.
Zahir: Açık, belli, dış, evren.
Zaif: Zayıf, güçsüz, kuvvetsiz, takatsız, iktidarsız.
Zakir: Zikreden.
Zalım: Zalim.
Zar: Ağlama, inleme.
Zari: Hüngür hüngür
Zari kılmak: Ağlamak.
Zatiye: Kişilik.
Zavada: Yiyecek, azıklar.
Zavye, zaviye: Köşe. Küçük tekke. Anlayış, görüş, bakış açısı. Açı.
Zay: Kayıp, boş.
Zeban: Dil.
Zebane: Alev
Zebani: Cehennemde görevli olan melek, azap meleği.
Zeber: Üst, gök.
Zebun: Güçsüz, zayıf.
Zebun olmak: Birinin elinde perişan olmak.
Zehgir: Boynuzdan ve ağaçtan yapılan yüzük gibi parmağa geçirilen halka.
Zehre: Öd, yürek, cesaret, güç, kudret.
Zehrikatil: Öldürücü zehir, içki.
Zehrimar: Yılan zehiri.
Zekât: İslam inanışına göre helallığını sağlamak için mal ve paranın her yıl dağıtılması gereken kırkta biri.
Zelil: Hor, alçak, hakir.
Zemistan: Kış.
Zemheri: Kışın en soğuk zamanı.
Zemzem: Kabe yakınındaki bir kuyu, bu kuyunun Müslümanlarca kutsal suyu.
Zenbur: Arı.
Zencir: Zincir
Zer: Altın.
Zerbab, zerbaf: Sırma ile dokunmuş kumaş.
Zere: Zira.
Zerrak: İki yüzlü
Zerre: Çok küçük parça, atom.
Zerrin: Altından yapılma, altın görünüşlü, altın renkli.
Zevad, zevade: Azık
Zeval: Son, tükenme, bitme.
Zevce: Kadın eş
Zeyn: Süs, bezek.
Zeyrek: Zeki, anlayışlı.
Zi: Den, dan anlamında sözcük başlarına eklenir örnek; zi-bahri dediğimiz zaman bu sözcüğe den eki eklemiş oluruz, sözcük de bahriden veya denizden anlamı alır.
Ziba: Süslü, yakışıklı, güzel.
Zihi: Ne hoş, ne kadar güzel.
Zikr: Anma.
Zinet: Ziynet, bezek, süs, takı.
Zinhar: Kesinlikle, asla, sakın ha
Zir: Alt, yer altı.
Zire: Zira, çünki
Zubun, zıbın: Bezden yapılma iç hırkası veya iç gömleği.
Zuhur: Ortaya çıkma.
Zur: Kuvvet, güç.
Züban: Lisan, dil.
Zühre: Çoban yıldızı. Yedi gezegenden birisi. Parlaklığı ile meşhur olan bu yıldız, üçüncü kattadır. Hârût ve Mârût adlı iki kötülük meleğiyle birlikte anılır.
Züht: Takva, sofuluk, zahitlik, dinde şüpheli şeylerden sakınmak, dünya şeylerini aşağı görme, tahkir, dünya nimetlerinde ılımlılık.
zühtü: Her türlü zevke karşı koyarak kendini ibadete veren.
Zühtütaat: Takva ile yapılan ibadet
Zükür: Erkekler.
Zülal: Temiz su, tatlı, soğuk su, hafif güzel su.
Zülcelal: Allah, Tanrı.
Zülcenan: İki cennet.
Zülfbend: Saç bağı.
Zülfikar: Hz. Ali'nin çatallı kılıcı.
Zulmet: Karanlık
Zülüf: Yüzün iki yanından sarkan saç.
Zünnar: Keşişlerin bellerine bağlayıp uçlarını sarkıttıkları kıldan ve sert kuşak. Güzelin saçı
Zünnun: Yunus peygamberin lakabı
Zürriyyet: Kuşak, soy, nesil.
Züru: Ekilmiş tarlalar

Kaynak:ZEKİ ÇALAR ŞİİRLERİ



1 yorum:

Firmalar dedi ki...

ahmet can akyol kişisel blog sitesi
Haben Sie unseren neuen Artikel gelesen? Hochzeit Frisuren für kurze Haare
Hast du das gelesen? tattoo damen
çocuk parası ne kadar ile ilgili detaylara sitemizden ulaşabilirsiniz.




BU SİTEDE YAYINLANAN ŞİİRLERİN TELİF HAKKI ZEKİ ÇALAR'A AİTTİR.


POPÜLER YAYINLAR


DOST SİTELER

Gitmek istediğiniz sitenin logosuna tıklayınız.











Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı